Diverseffect Kurucusu Coşkun Yeşilbaş ile Röportaj

Yapay zekâ; içerik üretimi, medya ilişkileri ve kriz iletişimi gibi birçok alanı dönüştürüyor. Sizce iletişim ajanslarının geleceğinde yapay zekâ nasıl bir rol üstlenecek?

Ben yapay zekâyı ajansların yerini alacak bir teknoloji olarak değil, ajansların çalışma modelini yeniden kuracak bir altyapı olarak görüyorum. İçerik üretiminden araştırmaya, medya takibinden raporlamaya kadar birçok alanda hız ve ölçek sağlayacak. Medya ilişkilerinde doğru gazeteciyi ve doğru hikâye açısını bulmayı kolaylaştırabilir; kriz anında ise sinyalleri daha erken yakalamaya, farklı senaryoları hızla değerlendirmeye yardımcı olabilir.

Ama iletişimin en kritik tarafları hâlâ insan işi. Bağlamı okumak, doğru soruyu sormak, kültürel nüansı anlamak, gerçek bir ilişki kurmak ve özellikle kriz anında sorumluluk alarak doğru kararı vermek teknolojiye devredilemez. Hızın giderek standartlaştığı bir dönemde asıl fark, yapay zekânın ürettiği onlarca seçenek arasından marka için doğru olanı seçebilmekte olacak.

Önümüzdeki dönemde buna bir alan daha ekleneceğini düşünüyorum: Markaların yalnızca arama motorlarında ya da sosyal medyada değil, yapay zekâ tarafından üretilen cevaplarda nasıl temsil edildiği de iletişim ve itibar yönetiminin konusu haline gelecek. Dolayısıyla ajansların rolü küçülmekten çok değişecek; üretimden stratejiye, içgörüye, muhakemeye ve güven inşa etmeye doğru kayacak. Çünkü iletişimi ölçeklendirebilirsiniz ama güveni otomatikleştiremezsiniz.

Marka kimliğini korurken değişen tasarım trendlerine uyum sağlamak arasında nasıl bir denge kurulmalı?

Ben bu dengeyi “sabit çekirdek, esnek ifade” olarak tarif ediyorum. Marka kimliğini korumak, yıllarca aynı tasarımı tekrar etmek ya da her işi aynı şablona sokmak anlamına gelmiyor. Marka kimliği de zamanla evrilir. Buradaki asıl mesele, insanlar markayı birkaç saniye içinde tanırken bu değişimi gerçekleştirebilmek.

Bu nedenle önce markanın gerçekten hafıza yaratan kodlarını iyi tanımlamak gerekiyor. Renk, tipografi, logo kullanımı, ton, görsel dil, fotoğraf veya hareket dünyası… Bunların hangileri markayı marka yapan unsurlar? Bu çekirdeği koruduğunuzda güncel tasarım trendleri çok daha özgür biçimde yorumlanabilir.

Trendleri doğrudan kopyalamak yerine markanın kendi filtresinden geçirmek gerektiğini düşünüyorum. Bazen bir trend markayı tazeler, yeni bir kitleyle bağ kurmasını sağlar; bazen de herkese benzeterek markanın karakterini zayıflatır. Dolayısıyla kararın ölçütü yalnızca “şu anda ne moda?” olmamalı. Asıl soru şu: Bu marka bunu yaptığında hâlâ kendisi gibi görünüyor mu? Güncel kalmak önemli ama daha önemlisi tanınabilir ve özgün kalabilmek.

Kreatif tasarımın yalnızca estetik değil, markanın pazarlama hedeflerine hizmet etmesi için nasıl bir yaklaşım benimsenmeli?

Kreatif süreci “nasıl görünsün?” sorusuyla değil, “neyi değiştirmek istiyoruz?” sorusuyla başlatmak gerekiyor. Önce iş problemini doğru tanımlamalıyız. Dikkat mi çekmek istiyoruz, marka hafızası mı oluşturmak, bir algıyı mı değiştirmek, talep mi yaratmak, yoksa doğrudan aksiyona mı yönlendirmek istiyoruz? Çünkü her hedef aynı kreatifi gerektirmediği gibi aynı metriklerle de ölçülemez.

Bu hedef netleştikten sonra tüketici içgörüsü, yaratıcı fikir, markanın kendi kodları ve kullanılacak mecranın dinamikleri aynı noktada buluşmalı. Tasarım burada sonradan eklenen estetik bir katman değil; mesajı daha anlaşılır, ayırt edilebilir ve etkili hale getiren stratejik bir araçtır.

Yayın sonrasında da süreci bitmiş kabul etmiyoruz. Veriyi okuyor, farklı yaklaşımları test ediyor ve gerektiğinde optimize ediyoruz. Ancak verinin kreatif kararın yerine geçmemesi gerektiğine de inanıyorum. Veri bize neyin çalışıp neyin çalışmadığını gösterir; fikrin kendisini üretmez. Kısa vadeli performansı takip ederken uzun vadeli marka hafızasını ve marka değerini de korumak gerekiyor. İyi kreatif, yalnızca güzel görünen değil; markayı güçlendirirken insanlarda amaçlanan etkiyi yaratabilen kreatiftir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir