Değişen Dünya, Dönüşen Haminne Teyze


Haminne Teyze, balkona çıktı. Kirlenmek güzeldir diye düşünerek (!) aslında pek sık düşünmek de huyu değildi ama neyse, astığı beyaz çamaşırlara bakarken; karşı komşunun oğlu Suat’ı, kapı önünde top oynarken (değil), yerden yüksek oynarken (değil), tasolarını değiştirirken (değil), 9 taş oynarken (değil), Angry Birds’de tam gaz kapışırken gördü. Ah Suat! Benzersiz bir yetenekti. Suat; 6 saniyede yaratıcı Vine videosu çekebiliyor, Twitter’da bir hastag altında 246 tweet favlayabiliyor, Zeyker (Zeynep ve Kerem Derin Düşünce Kulübü) fanlarıyla müzakere edebiliyor, duygusallık söz konusu oldu mu gerekirse kaslı (!) fotoğraflarıyla da aynı anda 3 kız tavlayabiliyordu. Ah seni hınzır, ne güzel bir ergendi Suat. Hiç bir şey yapamazsa sana helalinden Candy Crush Saga, ona da doymazsan Farmville’den çiçek verebiliyordu. Haminne Teyze, balkondaki pencereden şöyle bir evine, içeri baktı. Perdelerin arasından gözüken oğlu Seyfi öyle miydi? Seyfi, evde hala el yazısıyla günlük tutmaya çalışan bir gudubetti. Akıllanmıyordu bir türlü. Haminne Teyze’nin yaptığı kısır bile Seyfi’nin en iyi fotoğrafından fazla like alırdı. Asosyal çocuk. Bir de neymiş dokusunu mu kokusunu mu seviyormuş, kitap dolduruyordu eve, toz yığını. Çok okuyası varsa tabletten okusundu. Zaten tuvalet kâğıdında bile tablete geçilecek böyle sosyal bir dünyada Seyfi sanki Haminne’den değil de, tam bir dinazor, Nadire’den doğmuştu. Zaten Nadire’nin geçen gün yaptığı milföy hamuru da çok uyduruktu. Haminne’nin ciks blogtan öğrendiği tiramüsüsündeki mascarpone peyniri yerine labne kullanmasının yanında, ancak amatör bir çalışmadan ibaretti.

televizyonPek de böyle değil aslında. Korkmayın Seyfiler. Haminne Teyze henüz bu kadar dönüşmüş değilse de, gidici. Hala ulusal kanallarda zap yapan, bu yüzden çanak anteni temiz çözüm bellemiş Osman Amca’nın karısı Haminne Teyze, bu kıvama gelmedi.  Gelmedi de… Peki, reytinglere ne oluyor? Yoksa geldi mi? Yeni dönemle birlikte 24 dizi nitelikli bir final bölümüyle izleyiciye, daha doğrusu izlemeyiciye, veda edemeden yayından kalktı. Konvansiyonel mecra panik odasında takılırken, yapım şirketleri çivi çiviyi söker diyerek, eskisini çıkarmadan yerine yenisini çakıyorlar. Tutmadıkça duvar aşınıyor. Önüne yarışmalardan bozma tablolar asılıyor ki duvardaki delikler kapansın. Pek açık ve net, paradigmalar değişmeye,  konvansiyonel Haminne Teyze dönüşmeye başladı. Bir Baby Boomers kuşağı Haminne, Y kuşağı Seyfi… Z kuşağı Suat’la bindi bir alamete.

Artık Zeki Müren bizi görüyor.

PEKİ, NEDİR DÖNÜŞEN MESELE?

Mesele, ‘ulaşılabilirlik’ meselesi diyen var. Vakti zamanında kameraya el sallayarak Zeki Müren’de bizi görecek mi diye heyecanlanan insanımızı, artık ünlü abimiz/ablamız görünce, hatta cevap da verince, ehemmiyeti de kalmadı şanın şöhretin. Çoğu zaman ünlülerle squash oynayan halkımız, interaktivite sayesinde tenis turnuvasına çıktı. Dengeler alt üst oldu. Ben daha iyi oynarım’cılar bir yandan, doğaçlamayla piste havlu attıran amcanın videoları diğer yandan; çi pet pet pet selamıyla, Andy sağ ol, Warhol. Muhtemelen ‘Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak’ dediğinde, sen bile 6 saniyeyi hayal etmedin kardeşim. Belki de artık kimse ulaşabildiği bu kolay adamları izlemiyor.

pazarlamada_icerik_onemiMesele ‘içerik’ meselesi diyen var. Bill Gates boşa dememiş herhal. Âlem buysa, ‘İçerik kral’. Canım Haminne Teyzem sıkılıyor. Hadi anlat ne derdin varsa artık. Suat 6 saniyeye tüm olayı sığdırmış, sen hala beni yoruyorsun. Sıkıştırılmış t-shirt misali ol biraz, hani meşhurdu bir ara. (hani sıkıştırılmış havlular, pareyolar, saatler.) Diziler tek bölüm içerisine iki araba kazası, bir doğum, dört ölüm ve üç öpüşme sığdırabiliyor, sırf teyzemi sıkmamak için, ama sıkılıyor Haminne. Tepkisini koyuyor. O tepkiyi koydukça, bak şu meşhur  Pastahane bile damla sakızlı türk kahvesini müşterinin tek tweeti ile koca menüsüne eklemiş, senin dizi nasıl yayından kalkmasın be mübarek. Hem interaktif mecradaki hızlı dönüşümü yakalayamıyorlar, hem de izleyiciye çabuk feedback verip yakalamaya çalışırken içerik kökünden kopuyor. Derken… Sığdır aşkını tutkunu duygunu bir yere lütfen, sonra diğer konuya geç. Next…

Tutku sadece bir bisküvi değildir.

UZMANLAR NEREDE?
Nerede içeriği dolduran dolu dolu kremalar. Ustalar, üstadlar…

1990ların başları, psikolog K.Anders Ericsson ve Berlin’deki seçkin Müzik akademisinden iki arkadaşı, bir çalışma yapmaya karar veriyorlar. Okuldaki kemancıları üçe ayırıyorlar: yıldızlar, iyi olma potansiyeli olanlar ve düdük tipler. Hepsine sorulan ortak soru: “Kemanı ilk elinize aldığınız andan başlayarak kariyeriniz boyunca kaç saat pratik yaptınız?” Ortalama 5 yaşlarında çalmaya başlamış bu grupta; yıldız olanların 20 yaşına geldiklerinde 10.000 saatten fazla pratik yaptıklarını ve düdük makarnalarının pratikle pişme saat toplamının, bu ortalamanın yanına bile yaklaşmadığı gerçeğini gören ekip, bir iddia ortaya atıyor: “Her hangi bir şey de dünya klasmanında uzman olmayı sağlayacak ustalık klasmanına ulaşmak için 10.000 saat pratik gerekiyor.” (Gladwell, 2014)[1]  Bahsi geçen araştırma Amerikalı değil, ama bizden de değil. Kabul. Biz Türklerin kimyası da pek eserekli, biraz farklı. Daha hızlı ya da yavaş mı öğreniyoruzdur ya da disiplin alışılmadık bir yerimizde durmuyor mudur bilemiyorum ama yine de soruyorum nedir insana 10.000 saat pratik yaptıran, Ferhat’a dağları deldiren, Hüsnü’yü Şenlendiren keramet nedir? Cevabın içinde az da olsa beynelmilel bir şeyler olsa gerek.- Ki bence, bunlardan biri; tutku.

Tutku; insanın, derinleşen bir ihtiyacının ‘tamamla beni’, ‘doyur beni’ çağrısına cevap veren bir edinimin, hazzı da beraberinde getirmesi, pek tabi hazzın özündeki tekrar yaşama istenciyle muhtemelen zor vazgeçilecek o edinimin, karşılanma sıklığıyla ilgilidir. Yani tutku; insanın ihtiyacını karşılayan her neyi bulduysa, onu tekrar yaşama sıklığından türer.

Bugün, sosyal hayvan, insanın ihtiyaçlarını pek güzel ambalajlamıştır. Mesela; diri kalmak insanoğlunun yaşamını devam ettirmesine yataklık eden bir ihtiyaçtır. Sürüde geride kalmayacaksın tabii. Göz kenarlarındaki kaz ayakları için krem üreten bir marka düşünelim;  önce size kaz ayaklarınızı gösterir, sonra size zamanı hatırlatır, dolayısıyla sizin o diri kalma ihtiyacınıza topu koyar, ambalajlayarak kalenize çakar. Sizin kremi kullanma sıklığınız, ihtiyacınızın sizin için derinliği oranında tutku potansiyeli taşır; aynı ürün üzerinden ihtiyacınızı karşılamanız ve başka bir ürüne yönelmemeniz de belki saplantıdır.  (Tabi markalar buna sadakat diyorlar, hatta sizden kendilerine saplanmalarını istiyorlar.) Dolayısıyla vazgeçtiğiniz şey, ya artık ihtiyacınızı doyurmuyordur ya da ihtiyacınızı başka bir obje ya da subje/obje üzerinden karşılamaya çoktan yönlendirmişsiniz demektir.

Şimdi bu dijital devrim üzerinden, nerede bizi o ustalığa taşıyan tutku? Vazgeçiyoruz. Çünkü ihtiyaçlarımızı karşılamak için yönlenecek çok seçeneğimiz var. Bu; değişen dünyanın bize sunduğu en büyük nimet, belki de lanet. Çok seçenek; ama seçememek. Bir şeylere tutkun olmak anlamlı gelmiyor. O olmazsa diğeri var çünkü. Neden acı çekelim? İşin kötüsü böyle de doymuyoruz. Çünkü her şeyin posası cırt diye çıkıveriyor. Eskiden Haminne’yle evlenmek zorunda kalan Osman, şimdi Fatma’ya da Hayriye’ye de, Facebook üzerinden, aynı anda yürüyebildiğinden beri doyumsuz ve açıkça tek eşli olmakta da pek zorlanıyor. Kolay yoldan para kazanma yolu gibi görünen internetin bin tane mecrası yüzümüze gülümserken, kimse risk almak istemiyor. Bugün; insana dair ontolojik bir sorunun internet vatandaşlığı üzerinden azmasını izliyoruz. Açlıklarımız doyuruluyor sanırken, daha çok acıkan update versiyon hırslarımız karşımızda, adı da; hızlı tüketim.

İçerik sıkıştırıp sıkıştırıp piste atıldıkça,  bilgi kazanı sulanıyor. Ferhat dağları nasıl deldi, artık googlelayıp biliyoruz. Bir şeyden ne kadar çok varsa, o kadar ucuzlar matematiğinden; bilgi de, aşk da, hikâyeler de, Haminne Teyze’nin izlediği diziler de ucuzluyor. Bir yandan Big Data, bize rapunzel misali saçlarını merdiven misali uzatırken; ona, anlamını, rengini, şeklini verecek olan gerçek sosyologlar yaşlanıyor. Bu yaşlı uzmanlardan pek azı, interaktif ilet-iş-ebildiğinden, rapunzelin o dolgun saçlarına şekil verecek usta el sayısı da git gide azalıyor. Dolayısıyla böylesi insanlığı kurtaracak bir Big Data, ya Platon’un mağarasından dışarı çıkıp olan biteni görmüş akıllı insanların, zeki kollarında bir silaha dönüşüyor, ya da amatörlerin ellerinde bozuk fön makinelerinde harcanıyor. Çünkü böylesi sıkıştırılmış duygu hapları dünyasında, çabuk sıkılan insanoğlu için meşakkat gerektiren 10.000 saat kuralı da çöpe gidiyor, haliyle pek az insan uzmanlaşıyor. Dolayısıyla kısa dönemin kifayetsiz muhterisleri, uzun dönemin tutkulu ve kadim profesyonellerini çıtır çıtır yiyor. Afiyet olsun.

[1] Gladwell, M. (2014). Outliers. İstanbul: MediaCat.

Olaya hakim miyiz?

KİTLE BÜKÜCÜLÜK

Bilgiler sıkıştırılmış ayağımızda. Maharetin ederi, kalmış sığdırmaya, sığdırılanı izletmeye. Sıkıştırılmış malzemeyi ütülemeden kullanmayı seven insanların sayısıyla ölçüyoruz yaratıcılığı. Ne kadar çok izlenmek, eşittir o kadar yaratıcılık denklemi baya yan yana duruyor.  Dünyanın düz olduğunu savunanları düşünün şimdi; oda bir koca kitle neticede vesselam. Yaratıcılık, kitleyi eğme sanatı mıdır, kitleyle eğilme sanatı mıdır, yoksa kitlesel bir olgu hiç değil midir? Sanırım bunu düşünmekle de pek işimiz yok. Ama sadece meselenin ‘likit’i yakalaması, her zaman doğru çözümü işaret etmeyebiliyor.

Hepimiz “Ayrıyeten Aga-ni-gi Na-ga-ni-gi!” fındık reklamını pek iyi hatırlıyoruzdur, o dönemler hatrı sayılır derecede konvansiyoneldik. Ali Saydam’ın bu reklam üzerine bir yazısını paylaşmak istiyorum sizlerle. Ali Saydam, 27 Ağustos 2000 tarihli Milliyet Gazetesindeki şu habere atıfta bulunuyor (Saydam, 2012)[1]:

“Halkın 8.5 dolara (5.5 milyon TL) yediği, yabancı çikolatacıların 6.5 dolara aldığı fındık, üreticiden 3.4 dolara (bir kilo kabuklu fındık için 1.7 dolar) alınıyor. Fındıktan “aganigi” diye reklam yapanlar kazanıyor.[2]”

-Anadolu Ekonomisi

Yani Saydam diyor ki, “…biraz emek harcansaydı, o zaman fındık tüketicisinin %80’den fazlasının kadın olduğu görülecekti. Aslında bu kadar zahmete girmeye gerek bile yoktu. Çünkü herhangi bir AMPD üyesine sorulsaydı, tüm perakende sektöründeki tüketicilerin ezici çoğunluğunun kadınlardan oluştuğunu hemen söylerdi. Bu küçük araştırmanın bulgularını daha önce sözünü ettiğimiz Türk toplumunun değerleri üzerine yapılmış araştırma sonuçlarıyla birlikte yorumlasaydık, Türk kadının, ne kadar modern olursa olsun, cinselliğin açıkça altının çizilmesinden rahatsızlık duyacağını görmemiz hiç de zor olmayacaktı.” Sonuç; kuruyemişçiyle ayrıyetten aganigi muhabbetine girmek istemeyen ve akşam Osman Amca’ya ‘başım ağrıyor’ diyecek Haminne Teyze, uzun süre fındık almadı… Ama biz çok izledik.

Şöhretli işlerin hep başarılı sonuç anlamına gelmediği gerçeğini kimi zaman es geçiyorduk, bugün dönüştüğümüz bu yerde, ‘artık’ ne kadar farkındayız? Bir viralin izlenme oranlarının ne anlama geldiğini tam bir denkleme oturtabilen var mı? Bunun bir kuralı var mı? Yoksa düz mantıkla çok izlenme = iyi iş deyip geçelim mi? “Kuralları olmayan bir oyunun kazananı olabilir mi?” Üstelik oyunun kuralları oyun oynanırken sürekli değişir mi?

Şimdilik görünen o ki; oyuna kim hâkimse, hakem odur.

Selametle…

[1] Saydam, A. (2012). İletişimin Akıl ve Gönül Penceresi: Algılama Yönetimi. İstanbul: Remzi Kitabevi.

[2] http://www.milliyet.com.tr/2000/08/27/ekonomi/eko02.html

E-Bültenimize abone olun:[wysija_form id=”1″]

Yorumlar 1

Değişen Dünya, Dönüşen Haminne Teyze

log in

reset password

Back to
log in