Konuk Yazar Selen Kartal’dan Yazı Dizisi ”Kurumsal Yoldan Çıkanlar”

 

 

Selen Kartal_Original_80243

1988 Balıkesir doğumlu Selen Kartal, Boğaziçi Üniversitesi ekonomi bölümünden mezun olduktan sonra Coca- Cola Company ile pazarlama dünyasına adım atmıştır. Coca- Cola Company,  Netmarble Turkey’de pazarlama bölümlerinde yöneticilik görevlerinde yer aldıktan sonra global bir spor pazarlaması ajansı olan Infront Sports & Media AG’nin Türkiye Pazarlama Müdürü olarak profesyonel kariyerine devam etmektedir.

Bizler de kendisinin yeni başladığı yazı dizisini Pazarlama Türkiye’ye konuk ederek ele aldığı girişimcilik sektörü hakkında yaklaşımını sizlere aktarmak istedik. Keyifli okumalar.

Kurumsal Yoldan Çıkanlar – Bölüm 1 – Bumerangla

 

1-zyLl7d4TCR8Hb_baOcjeHQ

Taze girişimcilerle mini röportaj serisi , “ start-up” dünyasına açılan minik bir pencere…

Girişimcilik…

Son dönemde birçok yeni mezunun kalbinde küt küt atan, hayallerini süsleyen ve günden güne büyüyen bir ekosistem, kendi işinin patronu olma sevdası…Ama bir yandan da hala birçok kişinin sapmaya korktuğu bir yol, sapmadan önünü göremediğin bir rota…

Ön görmesi zor, yaşadıkça keşfedilebilen ama gitmesi de bir o kadar keyifli…

Kurumsal yoldan çıkanlar içerik serisi”, üniversite yılları boyunca çalışıp didinip, staj üstüne staj biriktiren ve o gökyüzüne uzanan plazalarda büyük hayalleri olan beyaz yakalı kahramanlarımızın yeni rotalar oluşturma hikayesidir.

1-pBVHqe9H2Jf8_AXrqja5Aw

İşte Anlam Arayışı

Kariyerine uluslararası kurumsal firmalarda başlayan; bir süre sonra, kafasını bolca meşgul eden işte anlam arayışı sorularına kulak veren (sonuçta günlük vaktimizin minimum 3 te 1 ini işimize harcıyoruz değil mi?), en sonunda da anlamı girişimcilikte bulan (başka bir hayat mümkün!) “taze girişimciler”le bir röportaj serisidir. Belki de hepimizin zaman zaman hayalini kurduğu ama bir türlü o ilk adımı atamadığı girişimcilik dünyasını; kurumsal yoldan çıkan ve start-up dünyasına adım atanlara sordum. Start-up dünyasına minik bir pencere açmak ve girişimcilerin serüvenlerini merak edenlerle paylaşmak belki biraz cesaret verir dedim.

Serinin ilk bölümüne ise, girişimcilik sürecine “yakınen” tanık olduğum sevgili arkadaşım Gizem Sercan Ünsal’a sorularımı yönelterek başladım. Meğer “yakınen” tanık oldum sanarken, bilemediğim göremediğim ne çok şey varmış!

Keyifli okumalar!

1.Bölüm // Gizem Sercan Ünsal ve Bumerangla

1-jEW27gLHLzt3ie1etJ-x6Q
Bumerangla.com — Kirala deneyimi yaşa!

İTÜ Çekirdek bünyesinde yer alan 2016 Bigbang finalistlerinden “deneyimi kiralama” platformu Bumerangla’yı ve hayata geçiş hikayesini, kurucusu Gizem Sercan Ünsal’la konuştuk.

1-gKnyO_iHPY4zgfo8gMLqwQ

Bumerangla kurucusu Gizem Sercan Ünsal

Paylaşım ekonomisi nedir, ne değildir diye merak edenlere özel ilk bölümün hikayesi; Bumerangla:

KYÇ: Bir otobüs yolculuğundasın ve yanına oturan hafif yaşlıca teyzeyle tatlı bir sohbete başladınız. “Ne iş yapıyorsun kızım, çalışıyor musun?” dedi. Cevabın ne olurdu?

G.Ü: Bir internet platformum var teyzecim, orada fotoğraf makinesi, bisiklet, ses sistemi gibi ürünleri kişiler birbiriyle paylaşıyorlar, ben de onlara bu servisi sağlayarak paylaşımlarına aracı oluyorum.

KYÇ: Kurumsal yoldan çıkmaya karar verdiğin anı hatırlıyor musun?

G.Ü: Öncelikle bunu bir yoldan çıkma olarak da değil de yolu zenginleştirme olarak görüyorum. Geçişken bir yapıdayız artık, startup kültürünün inovasyon temelinde bazı kurumsalların içine girdiğini de görmek sevindirici. Soruya gelince kendi girişimimi kurmalıyım dediğim tek bir an yok, bu bir süreç. İş hayatımızda o kadar çok emek veriyoruz ki, bu emeği daha anlamlı ve fayda yaratan bir iş için kullanmak istedim ve sosyal girişimciliğe adım attım. Girişimcilik alanım olarak paylaşım ekonomisini seçmiş olmam ise tüketime bir alternatif yaratma isteğiyle kurumsal hayatımda yaptığım pazarlamaya gizli bir başkaldırış. Pazarlamanın temelinde kişilerin ihtiyaçlarından fazlasını satın almaları yönünde tüketim kültürünü destekleyen bir yaklaşım var. İsteklerimizi heveslerimizi paylaşarak yaşayacağımız ve tüketmeden deneyimlerle zenginleşeceğimiz bir yol paylaşım ekonomisi ve ben de kişilerin böyle bir kullanım alışkanlığı kazanabilmeleri için aracı olmak istedim.

KYÇ: Peki kendi işini kurmaya neden karar verdin?

G.Ü: Bumerangla Türkiye’de ilk olan bir platform, eğer olsaydı var olan böyle bir girişimin de parçası olmak isteyebilirdim. Yani demek istediğim illa kendi işinizi kurmanız gerekmiyor vizyonuna ve yaptığı işlere inandığınız başka bir ekibin parçası olmayı da seçebilirsiniz. Kendi işinizi kurmanın güzelliği ve bir yandan da en büyük zorluğu ise tüm işi kontrol ediyor olmanız. Pazarlama, finans, operasyon, iş geliştirme her şey sizde!

S.K: Korktun mu? Korkunla nasıl başa çıktın?

G.Ü: Girişimci olmak risk almak demek. Daha önce test edilmeyen bir konsepti test ediyorum ve kültür değişimine oynuyorum. O yüzden evet korktum. Çok büyük adımlar atmadan önce belirsizliği netleştirmek adına girişimcilik ekosistemi bu alanda imkanlar tanıyor. Çok büyük yatırım ve zaman harcamadan küçük testler sunabiliyoruz. Tabii ki kurumsaldaki “dur her şey mükemmel olmalı o yarım punto bile o kadar önemli!” yaklaşımınızdan ayrılmanız gerekiyor ki hız kazanmalısınız.

Biz platformumuzu girişimcilik terimiyle MVP (Minimum Viable product*) olarak çıktık, yani planladığım hizmetin uygulanabilir en temel özellikleriyle yayına aldık ve kullanıcılardan aldığımız geri dönüşlerle geliştirmeye devam ediyoruz. Böylelikle yıllar harcayıp mükemmel hale getirip “aaa bu iş tutmuyormuş!” demektense yolda karar verilebiliyor.

*MVP: Kafanızdaki ürün veya hizmetin uygulanabilir minimum (ve temel) özelliklerine sahip çıktısıdır.

KYÇ: Bumerangla sence hangi sorunu çözüyor?

G.Ü: Paylaşım yaklaşımıyla bir taraf normalde harcayacağından çok daha az bir miktarla deneyimine kavuşurken diğer taraf da elindeki eşyaları kiralayarak ek gelir sahibi oluyor. Böylelikle tüketime ve atıl duran kaynaklara alternatif sunarak farklı deneyimler yaşamak isteyen kişilerin, bu zamana kadar adres edilmemiş ihtiyaçlarına bir çözüm getiriyoruz.

KYÇ: Şimdi tekrar en başa dönelim, bu yaşadığın tecrübelere istinaden “gene olsa gene girişimci olurum!” diyor musun?

G.Ü: Girişimciliğin zorluklara sahip olmasına rağmen, bir hayal kurup onu gerçekleştirmek ve yaptığın işle değişimin öncüsü olabilmek kesinlikle çok heyecanlı ve tabii ki gene olsa gene yapardım.

KYÇ: Ve son sorum, girişimci olmak isteyenlere vereceğin 3 tavsiye ne olur?

G.Ü: 1- Girişiminiz eğer teknoloji üzerine olacaksa şimdiden iyi bir yazılımcı çevresi edinin.

2- Fikrinizi paylaşın, fikir alışverişinde bulunun. Bu birçok girişimci gibi benim de başta tereddütlü yaklaştığım bir konuydu. İnanın çoğu kişi bir girişim kurarak sizin gösterdiğiniz fedakarlığı göstermeye hazır değil ve fikrinize de saygı duyacaklardır. Fikrinizi paylaşın, geri bildirimlere açık olun, tüm sorulara net ve tatminkar cevap verebiliyorsanız hazırsınız demektir.

3- Girişim fikriniz olmasa bile şimdiden girişimcilik seminerlerine katılın, diğer girişimleri ve kurucularını dinleyin. “Yalın girişimcilik” gibi bu alandaki kitapları okumaya başlayın. Kafanızda girişimcilik ekosistemi ve girişiminiz şekillenmeye başlayacaktır. En azından bu bilgileri kurumsalda da kullanabileceğinize emin olabilirsiniz.


Bumerangla’yı denemek için Bumerangla.com adresine göz atmayı unutmayın :)

#kurumsalyoldançıkanlar #girisimcininyolu

 

İnce Belli Çay Bardağı İle Glokalizasyon

oreo-caykur-940x470

Glokalizasyon, markaların küresel pazarda varlığını sürdürebilmek için uluslararası reklamlara yoğunlaştığında aldığı sonucun yetmemesi adına lokal içgörülerle iletişimlerini yeniden tanımlamalarına verilen ad. Bu kavramın alt maddeleri yerel kullanıcı dinamiklerinden başlar ve lokal öğelere kadar uzanır. Kısacası Müslüman mahallesinde salyangoz satmanın bir yolunu bulma çabasıdır.

Öyle ki bu yöntem sadece iletişimin yönünü değil markanın ürün gamını da yer yer etkilemekte ve lokal pazara uygun ürün ve hizmetlerle hedef kitlelerine ulaşma çabalarına olanak sağlar hale gelmiştir. Glokalizasyon artık sadece lokal özel günlerin kavramı değil bütün bir yıla dağılan bir hareket haline gelmiştir.

Kendi memleketimizden önce diğer pazarlara göz atalım.

McDonald’s denince akla genel tüm ürünlerin yanı sıra Norveç pazarında ivme kazanması adına üretilen pop-up ürünü Laksewrap

 

 

McDonald’s ilk fazda Norveç’in en iyi balık tarifi için bir yarışma ilanı oluşturarak, tarif hakkında mesaj eklemek için sitede bir blog açıp hedef kitleyi yeni ürünleri için interaksiyona davet etmiştir. Devam iletişiminde ise iletiler aracılığıyla, kültürle ilgili göstergelerden yararlanarak iletişim kampanyasının hacmini geliştirmiştir.

Yukarıdaki reklam filminde klasik bir Norveç aile sofrası, Norveçlilerin hayatlarında çok sık kullandıkları ulaşım aracı olan bisiklet ve tabii ki eşsiz doğa manzaraları yer almaktadır. Öte yandan filmde Norveç halkının aile ve sosyal ilişkilerine dair öğeler konumlandırılmış ve glokalizasyon tam anlamıyla sağlanmış ve pekiştirilmiştir.

Peki bizde Glokalizasyon ne durumda?

Türkiye pazarına girmiş ve hakkında konuşturmuş Oreo  son zamanlarda akla gelen ilk markalardan. Öncesinde bu iletişim kampanyasının sahiplerinin bir röportajını okuyabilirsiniz.

http://www.campaigntr.com/haber/oreo-turkiyede-pazara-nasil-girdi

Oreo Türkiye pazarına girmeden hemen önce sosyal medyanın bağımsızlığını kullanmış. Kültürel öğelerle kendi imajlarını birleştirmiş ve adeta biz de aslında sizden sayılırız demişitir.

Oreo_Sivas

 

Röportajda bahsedilen ve en göze çarpan içgörü Türklerin tanışma merasimlerinde söze döktüğü ”Memleket nere?” sorusunun karşılığı ürünün merhaba iletişiminde geniş yer kaplamıştır.

Peki bu basit içgörü ve ortaya çıkan iletişim Türk dijital medyasında nasıl ses getirmiştir?

 

jayjay21-guncel-yeni-medya-viral-televizyon-oreo-turkiyede-Kastamonu

 

Öncelikle kendi memleketlerini dünyaca ünlü bir marka ile aynı karede karikatürize edilmesini gören kullanıcılar, hazırlanan reklam görsellerini kendi hesaplarından paylaşmış ve ilk bağı kurmuşlardır. Sonrasında Amerika’da oldukça yaygın olan markaların Twitter üzerinden konuşmalarının Türk ve soft versiyonu karşımıza çıkmıştır.

sadadf

bud

 

Ve Çaykur’un Oreo’ya hoş geldini…

0ef77e8

Peki kültürel dinamiklerimize çok uymayan global markaların pazarımızda yer bulmaları nasıl kurgulanabilir?

 Tüketicinin ürüne adaptasyonunu sağlamak.

Bunun için mass (genel) hedef kitleden ziyade ürünün kendi hedef kitlesinin lokal pazardaki gölgeleri ile işe başlamak ilk adım sayılabilir. Bu noktada önce niş hedefleme dediğimiz küçük gruplar ile lansmanlar kapalı devre yapılarak sonrasında geniş hedef kitlenin niş hedef kitleden duyumları ile iletişimi sürdürmek mümkün.

alıntı

Peki bu glokalizasyon iletişiminin çok yanlış anlayan markaların başarısızlık sebepleri neler?

  • Lokal pazarın kültürel dinamiklerini ezbere konumlandırmak.
  • Fazlandırmadan yapılan iletişim.
  • Sonu gelmeyen, sonuç (interaksiyon) alınmayan tekrarlar.
  • Lokal iletişimin başarısız sonucundan sonra global iletişime hızlı geçiş ve markanın tone of voice değişimi.

Kısacası ince belli çay bardağı ile yanyana gelen her ürününün başarı sağlamayacağı gerçeği er ya da geç karşımıza çıkıyor diyebiliriz.

Obrigado!

Markalaşmada Deneyimsel Sürece Sıçrayış Ne Durumda?

Markaların müşterileri ile daha derin iletişim kurma çabasında olduklarını gözlemliyoruz. Markaların bir algı ve etkileşim yaratmak için sadece imaj ve yaşam stili noktalarına odaklanması değil, müşterilerine olumlu bir deneyim de yaşatıyor olması gerekliliği markalaşmada deneyimsel bir evrime yol açtı. Çağımızın müşteri profilinin bilgiye ulaşımı, konulara yaklaşımı ve beklenti seviyelerini düşününce de bunun gayet normal bir gelişme olduğunu düşünüyorum.

Bütün pazarlamacıların markaları ile müşteri ilişkisini uzun tutmak istediğini biliyorum. Deneyimsel yaklaşımın bu noktada etkili olduğu görülmektedir. Deanna Laufer Forrester’da yazmış olduğu bir makalede ‘Müşteri deneyimi 2016 yılında kimin kazanan kiminse kaybeden olacağını belirleyici 10 önemli faktörden birisi olacaktır.’ demektedir.

Müşteri yolculuğu (Customer journey) sürecinde markanın müşteriye dokunduğu her noktanın olumlu bir deneyime dönüşebilmesi pazardaki rekabet içerisinde çok kritik bir nokta haline gelmekte. Markanın müşteriye okunduğu bütün kanallarda, her yönüyle müşteriye ideal bir deneyim ile beraber bir ekosistem oluşturarak müşterinin deneyimini beslemelidir.

11 günde bir 1 milyon dolarlık yeni anlaşma yapmayı başaran yazılım firması Slack’in CMO’su (Chief Marketing Officer) Bill Macaitis ‘ İşletmelerde başarının kısa dönemli getiriler olarak yorumlandığını görüyorum. Bana kalırsa marka uzun dönemli getirinin ne olduğudur. Kısa dönemli ilişkide müşterinizin pestilini çıkarabilirsiniz ve o kısa dönemli artışlarınız müşteriniz nezdinde olumsuz bir deneyime dönüşmüş olur. Özetleyecek olursam, bence marka, müşteri üzerindeki bütün tecrübelerin toplamıdır ve bu da uzun dönemde organik bir büyüme ile gözlemlenecektir.’ şeklinde konuya bakış açısını özetlemektedir.

Markalaşmada, yazı tipleri, rengi, görseli gibi soft bileşenlerin üzerine odaklanmaktan ziyade kullanıcı ile olan iletişimi ve kullanıcıda yarattığı deneyimin öneminin anlaşılması.

Marka ile müşteri arasında uzun süreli ilişki ve iletişim devam ederken ortaya çıkan bir diğer konu kolaylıktır. Kolaylığın sadakat üzerinde gerçekçi bir etkisi bulunmaktadır. Dolaylı yoldan bu konu geleneksel yöntemlere dönüşü de tetiklemiştir. Örneğin Amazon bazı yerlerde fiziki showroomlar açmış ve online alışverişlerde yaşanan hayal kırıklıklarını minimuma indirmeyi hedeflemiştir. Davranışsal değişimler ve mobil uygulamaların kullanımı sayesinde online satın almalar bu showroomlarda gerçekleştirilebilmektedir. Bu konuyu omni channel ile igili olarak yazmayı planladığım bir sonraki yazımda daha detaylı olarak da inceleyeceğiz.markalaşmadadeneyimselsüreç

2016 yılı içerisinde, yazı tipleri, rengi, görseli gibi soft bileşenlerin üzerine odaklanmaktan ziyade kullanıcı ile olan iletişimi ve kullanıcıda yarattığı deneyimin önemi daha da anlaşılır hale geldi. Bu yazıyı okurken geçirdiğiniz süre de umarım sizin için güzel bir deneyim olmuştur.

Markaların Sosyal Medya İletişimi

Başarılı markalar geçmişten günümüze kadar iletişimin farklı tekniklerini kullanarak günümüze geldi. Son yıllarda gücünü arttırarak devam eden Sosyal Medya ise markalar için kaçınılmaz bir iletişim ağı oldu. Markalar Sosyal Medya üzerinden yaptıkları iletişim çalışmaları ve müşteri ilişkileri ile müşterilerinin ve gelecekteki olası müşterilerinin zihninde olumlu bir yer bırakıp sempati kazanmayı hedefliyor. Yaptıkları kampanyalar, etkinlikler ve vermek istedikleri mesajları sosyal medya mecraları üzerinden veren markalar, bu iletişim çalışmalarının yanında CRM’de yaparak müşterilerinin marka hakkında olumlu, olumsuz düşünceleri hakkında fikir sahibi oluyor, şikayetleri ve önerileri değerlendiriyor, buna göre aksiyon alabiliyor.

Markalar Sosyal Medya’yı her ne kadar bir fırsat olarak görse de belirlenecek olan yanlış iletişim stratejileri markalar için krize dönüşebiliyor. Günümüzde sektörü her ne olursa olsun bir marka için Sosyal Medya olmazsa olmaz bir hal aldı fakat markalar için Sosyal Medya kullanımı diken ucu bir durum. Sosyal Medya üzerinden gerçekleşen ve markaları hedef alan propagandalar ve toplu halde yapılan marka imajını zedeleyecek saldırılar, marka hakkında açılan olumsuz bir hashtagin Trend Topic olması, kuşkusuz ki bir marka için dijital dünyada karşılaşabileceği en olumsuz durumlardan biri. Markaların bu tarz durumlara hazırlıklı olup markanın itibarını olumsuz etkileyecek paylaşımlara karşı bir kriz iletişimi geliştirmesi gerekiyor. Bu mecralarda ve özellikle Twitter’da yapılan bir paylaşımın dakikalar içerisinde ne kadar hızlı yayıldığına daha önce defalarca şahit olduk. Bu sebepten dolayı sosyal medyada yapılacak gündem takibi çok önemli bir hal alıyor. Sosyal Medya mecralarında her gün düzenli bir şekilde marka ile ilgili yapılan paylaşımların ve yorumların takip edilmesi, basında marka ile ilgili çıkan haberlerin Sosyal Medya’da yansımasının takip edilmesi gerekiyor. Ülkemizde hızlıca değişen gündem ve gerçekleşen üzücü olaylar sonucunda, gündem takibi yapılmadan gerçekleşen paylaşımlar markaları zor durumda bırakıyor ve marka hakkında olumsuz düşüncelere neden oluyor. Bu yüzden yapılacak paylaşımların önceden schedule edilmeden dinamik olarak yapılması gerekiyor. Ülkemizde hala daha tam olarak anlaşılamayan sosyal medya yönetimi sosyal medyanın dinamiklerini bilmeyen kişiler tarafından kullanıldığında; bir markanın itibarını yükseltmek, olumlu bir imaj yaratmak için senelerce yapmış olduğu yatırımları bir çırpıda yerle bir edebiliyor. Bir çok kişi tarafından Sosyal Medya Yönetimi basite indirgenerek, bir fotoğrafı bir kaç kelime yazıp paylaşmak olarak görülüyor fakat daha öncede birçok defa şahit olduğumuz gibi durum aslında hiç öyle değil.

Markalarda artık Sosyal Medya’ya gereken değeri verip, yıllarca imaj iletişimi için yapmış olduğu yatırımları Sosyal Medya’da basit hatalar yüzünden yitirmemeli ve Sosyal Medya’ya basit bir bakış açısı ile önemsiz bir detaymış gibi bakmamalı. Unutmayalım ki Sosyal Medya her geçen gün daha fazla önem kazanmakta ve geliştirilen özellikleri ile markalar için daha cazip bir hale gelmektedir.

Markalar Ne Söyler, Ajanslar Ne Anlar? (Anket – Analiz)

İçinde bulunduğum (dijital) ajans ekosisteminin sorunlarını farklı perspektiflerle ele almaya ve ortaya mini bir özet çıkarmaya çalıştım. Bunu yaparken pek çok ajans ve dolayısıyla ilişkide bulunduğum marka yöneticileri ile sorun belirleme noktasına pek çok fikir alışverişinde bulunma fırsatım oldu.

Beni harekete geçiren aslında ‘’ Markalar neden ajanslarından memnun değil?’’ sorusuyla birlikte ‘’Ajanslar neden markalarından memnun değiller?’’ soruları oldu. Şimdi ele alacağım konu ise bu denklemin ilk tarafı olan ‘’ Markalar neden ajanslarından memnun değil’’ kısmıdır.

Hazırlamış olduğum kısa anket şimdiye kadar iş ilişkisi içerisinde olduğum marka yöneticileri ve birlikte çalışma fırsatım olmayan ama bu araştırmaya destek vermek isteyen marka yöneticilerine gönderildi. Bu çalışmada 22 marka yöneticisi / sorumlusu ile çalışılmıştır.

Markaların sektörel dağılımı ise FMCG, teknoloji, otomotiv, telekomünikasyon, inşaat, medya yayıncılığı, spor ve turizmden oluşuyor.

Şimdi sırasıyla soruları ve gelen yorumları sizinle paylaşıyorum.

1

Bu tabloda majör olarak ajans seçiminin konkur ile yapıldığı gözlemlenmekte. Bazı markaların global konjonktüründen dolayı bu yöntemin zorunlu olduğu durumu yorumlar arasında yer alıyor.

2

Bu soruya gelen yorumlar arasında en öne çıkanı ise

‘’ Ajansın kreatif başarısının istikrar sağladığını düşünüyorum. İş birliklerimiz için önceliğimiz istikrarlı bir iş ortağı ile çalışmak’’ olmuştur.

3

Bu sonuç markaların hizmet almak istedikleri ajanslardan hizmet süresince odaklılık beklediğini öne çıkartırken, bu odaklanmanın üretilen işlerden yanı sıra ajanstaki muhataplarıyla iletişimlerini daha sağlıklı yürütebilecekleri gibi bir alt konu  yorumlarda ortaya çıkmış oluyor

4

Çoktan seçmeli olan bu soruda %100 yanıt alan madde ‘‘Markanın ana stratejisine ve brief’lere doğru cevap verememesi’’ olurken ikinci büyük paydayı ise ‘’Kreatif anlamda başarı gösterememesi’’ maddesi almıştır. Bunların dışında diğer ”Operasyonel hatalar” ve ”Birlikte çalışmaya başlamadan önce göstermiş olduğu başarının azalması” maddeleri ise ajans – marka ilişki süreçlerinin nerede tıkanmaya başladığını bizlere anlatıyor.

5

Markaların ajanslara bakış açısını belirtmelerini ve konumlandırma yapmalarını istediğim bu soruda ise iş ortağı maddesi, fikir ortağı maddesine üstünlük sağlıyor. Hiç seçilmeyen madde ise ‘’Operasyonel süreçlerin devamlılığını sağlayacak kurum olmuştur’’

6

Ajansın, marka brief’ini anlamamış olması ve proje – bütçe önerilerinin ”Marka ve brief’e cevap veremeyeceği şekilde oluşturulması” maddeleri öne çıkmıştır.

Ajans marka ilişkilerinde bir diğer tıkanıklık noktasına dikkat çeken madde ise  ‘’Ajans ekiplerinin brief sürecine tam katılımının gerçekleşmemesi’’ olmuştur.  Bu madde iki önceki soruda sorulan ‘’belirli bir kişi ya da ekip ihtiyacı’’ sorusuna verilen cevapla mantık olarak paralellik gösteriyor.

7

Bu sorunun ek açıklaması ise şu şekildedir: ”Gerçekleştirmek istediğiniz projenize, ajans kanalından gelen işlere vermiş olduğunuz revizelerin  büyük yüzdesi hangi madde ile örtüşüyor?”

Çoktan seçmeli olmayan bu soruda %100 cevap alan madde ise
‘’Markanın misyonel ve vizyonel durumuna uygun olmayan çalışmalar’’ olmuştur.

8

Bu soruya sadece 2 madde çevresinde yanıtlar ve yorumlar geldi.

%66’lık yüzde ‘’Mevcut ajans ile toplantı sıklığını arttırmak’’ olurken, %33lük yüzde ise ‘’Hizmet veren ekip veya kişilerin değiştirilmesini istemek’’  maddesine aittir. Bu sorunun tercih edilmeyen diğer maddeleri ise;

‘’Başka bir ajans arayışı içine girmek’’ ve ‘’Sözleşme sonlanana kadar bütçe ve hizmet oranını düşürmek’’ olmuştur.

9

Bu sorunun diğer seçeneğine gelen yorumlardan öne çıkanı ise şöyledir;

‘’Geçmiş dönemlerde birlikte belli başarılar yakalamış olduğumuz fakat bir şekilde yol ayrımına geldiğimiz ajansımızla, markamızın iletişim ihtiyaçlarına yönelik tekrar çalışabiliriz. Bu yeniden çalışma kararı ise geçmiş tecrübelere dayanır. Bu tecrübeler ise elde edilen başarılar, bütçe konusundaki yaklaşımları ve ayrılık süresince ajansın sergilemiş olduğu tutumdan oluşmaktadır’’

 

ANKETİN KISA ANALİZİ

Tabii ki bu anketi ajans insanı olarak değerlendirebilir ve bir noktada kendime ve dolayısıyla ajans ekosistemine geri bildirim olarak okuyabilirim.

Markalar ajansların istihdamları ile ilgililer

 

İstihdam sirkülasyonu bol olan ajans ekosisteminde, başarı sağlanan ekip / ekip üyelerinin, markaların ajanslarına olan bağlılıklarına katkı sağladıkları görünüyor. Dolayısıyla bu gözlem IK süreçleri, çalışan motivasyonu gibi alt konulara el sürüyor.

Anket dahilinde ve haricinde marka yöneticileri ve sorumlularının, istihdamda istikrar sağlayan ajanslarla daha güvende hissettikleri gibi bir görüş aldığımı belirtmeliyim. Öte yandan marka – ajans arasında yapılan aylık ödeme anlaşmasıyla, markaları ile gerçekten vaat edilen derecede ilgilenebilecek bir ekip ile çalışmanın önemini vurgulanıyor.

 İlk aklımıza gelen vazgeçiş bütçe yüzünden değil(miş)

 

Bu durum ajans yöneticilerini ne kadar tatmin eder bilmiyorum. Sektördeki genel tecrübem, ajans yönetimlerinin en büyük hayal kırıklıklarının bütçelerden dolayı olduğunu söylese de marka tarafı ise ‘’bizi gerçekten anladınız mı?’’ diyor.

İster markanın ilk strateji brief’i olsun, isterse de proje brief’i olsun, alınan brief’in kimin tarafından alınıp iletildiği önem kazanıyor. Bu durum da yine büyük heyecan ile anlaşma sağlanan markalara bir süre sonra verilen hizmetin aslında marka adına kurulan iç ekip yapısıyla paralellik gösterdiğine dikkat çekiyor. Diğer bir deyişle ajans içi marka dağılımı, marka adına kurulan ekibin ya da ekip üyesinin ajans içindeki varlığı oldukça önemli.

 Mesai bitimine yakın gelen revizelerin sır perdesi aralanıyor!

Hayır aslında yine aralanmıyor, üzgünüm :)

Ama marka yöneticileri ısrarla brief’i anlayıp anlamamak konusuna dikkat çekiyor. Bunun pek çok değişkeni olabilir. Kendi tecrübemle  bunu şöyle yorumlayabilirim.

  • Ajansın brief formatı iki taraf içinde yeterlilik sağlamıyor. (Brief formatı olmayan ajanslarda ise durum gerçekten vahim)
  • Alınan brief’in tek bir kanaldan yorumlanması ve projelendirilmesi (brief toplantısı ve farklı fikirlerin konuşulmadığı bir ajans düzeni)
  • Her zaman bütçe odaklı projeye yaklaşmak ve brief’den uzaklaşmak (‘’inovatif bir iş yapalım ve ödül alalım ya da bu çeyrekte bütçe KPI’mızı bu proje ile tamamlayalım’’ diyen yönetim)
  • Mutsuz ve odaklanamayan ekip üyeleri ( Yığılan işin altında kalan nice art directorler ve yazarlar)
  • Brief vermekte sıkıntı çeken marka yöneticileri (ajans insanının aklına ilk gelecek nedenlerden biri)

 

 Marka galiba gidecek denilen anda marka ajanstan biraz daha fazla toplantı istiyor olabilir

Uzun ve sonuçsuz toplantıların ajanslara maliyetlerinin farkında olmakla birlikte, bu ankette ortaya çıkan ve azımsanmayacak bir gerçekte markalar her zaman giden sevgili olmayı arzulamadıklarıdır. Bu noktada ajans ve markalar rutin, dönemsel toplantılarında alınan verimi arttırmaya yönelik adımlar atabilirler.

 Nasıl bulduysan öyle bırak

Yol ayrımına gelen ajansların veda süreçleri oldukça sıkıntılı geçer. Bu ankette ortaya çıkan bir detayda o sürecin ajans tarafından ne kadar sağlıklı yürütüldüğünün önemini vurgulanıyor. Kısacası yeni ajanslara aktarılan dosyaların gecikmesi ile cevapsız bırakılan pek çok soru, markanın geçmiş ajansına bakış açısını direk olarak etkiliyor.

Sonuç olarak bu kısa ankette ajans – marka ilişkilerinin tıkandığı noktaları kendi merakımca saptamak istedim. Bu geri bildirimlerin öncelikle iletişimci olarak bana ve sonra bu konuda azıcık merak duyan herkese iş geliştirme kapsamında faydalı olmasını diliyorum.

 Tchau!

Kim Olduğunuzun Farkında Mısınız?

Şu an kendinizi bir alışveriş merkezinde ya da alanımızı biraz daha daraltıp Süpermarkette hayal etmenizi isteyeceğim. Misafiriniz olduğunu ve akşam için içecek bir şeyler almanız gerektiğini bunun için içecek reyonunun önüne geldiğinizi varsayalım. Eğer ki daha öncelerden bir marka sadakatiniz varsa işiniz kolay gibi gözüküyor, çünkü; her zaman aldığınız bir marka ya da markalar var ve bunların arasından kısa bir süre içinde işinizi görecek size beklediğiniz faydayı sağlayacak olanı alıp gideceksinizdir. Peki bunun böyle olmadığını düşünelim kompleks bir ürün olmasa da belki ufak bir araştırma yapmışsınızdır ve sonuç ya da okuduğunuz yorumlar sizi yine tüketici olarak size güven veren, fayda sağlayacak olana itecektir. İsmini, nerede üretildiğini, içeriğini bilmediğiniz bir “içeceği” mümkün olduğu kadarıyla seçmeyeceksinizdir. Özetle, markalaşmış ve güven veren ve beklentinizi maksimum düzeyde karşılayacak olan bir ürün tercihiniz olacaktır.

4C’den kopup 7P’lere uzanan yolculukla özellikle tüketicinin hatta ve hatta bu sıfattan koparıp kişinin de gerek iş yerinde gerekse özel yaşamında birey olarak daha fazla değerli olmasının altının çizildiği bu zamanlarda insanlar da tıpkı yukarıda anlatmış olduğum gibi bir zamanlar ürüne vs. ait olan markalaşma tanımını artık kendilerine de uygulamaya başladılar.

Çok eski; ama özellikle yeni bir ortama girdiğim zaman aklıma gelen hatta belki önyargıyı da kıran bir söz vardır; “ insanlar görünüşleriyle karşılanır, kişilikleriyle uğurlanır.” Bu söz aslında kişisel markalaşma olarak tanımlayabileceğim bu kavramın çok geniş bir anlatımı sayılabilir. Şöyle ki, bir insanın kişiliğinin değişmesi zor hatta imkansız görünse de bu söz üzerinde o kavramın yerine “düşünce” kelimesini koyarsak bence çok daha rahat bir anlatım olacaktır.

Demek istediğim,

1) Tutarlılık ve Güven: Bir markadan ne beklersiniz? Bunun kişiden kişiye değiştiğini unutmadan genel bir çerçevede ortak olabilecek birkaç maddede sıralayalım. Bir örnekle açıklamak gerekirse başladığımız gibi Süpermarket ile devam edelim. Sosyal mecralar dahil birçok yerden reklam verip size duygusal ya da başka yollardan ilginizi çekse yani size dokunacak mesajlarla bir şekilde kendisine çekse, siz de oraya gittiğinizde vaat ettiklerinin hiçbirini bulamasanız ne hissedersiniz ya da tekrar yapacak olduğu tüm reklam, etkinlik vs. rağmen oraya gitmeye devam eder miydiniz? Başta hedeflemiş olduğu kitleye mesaj verip onları kendine çekse de uzun ya da kısa vadede bile kalıcı olmayan bir sonuç elde etmiş olacaktır.

kisisel-marka-online-itibar-yonetiminde-growth-hacking-yontemleri

2) Farklı Olmak/Fark Yaratmak ve Dürüstlük: Markalaşma konusunda hep üstünü çizdikleri bir şey daha var. Farklı olmak ve rakipleri arasından sıyrılabilmek. Bu örnekte olduğu gibi tutar sağlamayan bir fark yine karşı taraf için olumsuz algılanacaktır. En başta fark gibi görünen şey bir süre sonra sözde markaya zarar olarak dönecektir. Şöyle de düşünebiliriz, markaların kişiye özel davranmasıyla doğru orantılı olarak kişisel marka yaratmanın da önemi gittikçe artmakta. CRM adı altında sizi arayıp hiç ilginizi çekmeyecek bir ürün için kampanya yaptıklarını söyleseler ya da dışarıdan her şey çok güzel görünürken ve ürünün/hizmetin minimum 2 yıl garantili olduğunu belirtmelerine rağmen 2 gün içinde kırılması, bozulmasının size ne hissettirdiğini de siz düşünün.
Tüm bunlardan yola çıkacak olursak kendinizi yeni markalaşmaya çalışan ya da yeni kurulan bir şirket gibi düşünürseniz, kişisel markalaşma sürecinize ilk olarak SWOT Analizi yaparak başlamamız gerekecektir. Bunu güçlü, zayıf yönler, tehdit ve fırsatlar olarak değerlendirmektense, güçlü ve zayıf yönlerinizi ele alıp kim olduğunu belirleyip kendinizi konumlandırdığınızda ve bununla birlikte karşı tarafa ne mesaj vermek istediğinizi de eklersek ve tüm bunları yaparken kendiniz olmayı unutmazsanız o markalar için söylenmiş olan fark yaratın ibaresini zaten kişisel boyutta yavaş yavaş ortaya çıkarmış ve kendi kişisel markanızı yaratmak için büyük bir yol almış olacaksınız.

Şehir Markalaşmasındaki Kavram Karmaşası Şehirlerin Marka Kişiliği Üzerine

Şehir markalaşması adına neden bir adım ileri gidemiyoruz? Yerel yöneticilerin “marka şehir yapacağız, marka şehir olacağız” beyanlarına rağmen şehirlerimizde markalaşma adına neden bir şeyler göremiyoruz? Sorun  nerede? Teoride mi uygulamada mı? Mal ve hizmet tabanlı marka uygulamalarının şehirlere olduğu gibi uygulanmaya çalışıldığı gerçeğinden yola çıkan, toplamda üç bölüm olarak tasarladığım bir yazı dizisini bu sorulara yanıt aramak amacıyla sizlere sunuyorum.

Ürün temelli marka uygulamalarının şehirlere adapte edilmesi çabalarında sıkıntılar; kavram uyarlama ve teorinin şehir üzerinde uygulanması evrelerinde görülüyor. Marka kişiliği, marka kimliği, marka imajı kavramları şehir marka kişiliği, şehir marka kimliği, şehrin marka imajı gibi kavramlar olarak karşımızda görüyoruz. Ürün temelli uygulamalarda bile kişilik – kimlik, kişilik – imaj ikilileri birbiriyle sıkça karıştırılırken şehir markası uygulamalarında karışıklık başka bir boyuta geçiyor. Konumlandırmayı ve logo/slogan ikilisini yine aynı şekilde ürün tabanlı marka uygulamasının şehir markasına uygulanan  diğer kavramlar olarak sayabiliriz.Bu kadar geniş kapsamlı olan kavramlar karmaşası elbette hem akademik yayınların hem de yerel yönetimlerin uygulamalarının başarısına ve sürdürülebilirliğine doğrudan etki edecektir.

Bu kavram karmaşasının üzerine düşündüğümüzde problemin başlangıcının “şehirlerin ürün olarak görülmesi” gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Pazarlama Türkiye için yazdığım bir yazıdan şöyle bir alıntı yapmak istiyorum:

Şehrin müşterilerinin istek ve ihtiyaçları birbirinden farklı olduğu için herkes şehirlerin kendi ihtiyacına uygun olan yönlerinden fayda elde eder. Herkes şehirden farklı faydalar elde eder. O halde şunu söylemenin tam sırası: Şehirlerin fayda boyutu, mal ve hizmetlerin kısacası ürünlerin fayda boyutundan çok daha fazladır. Karmaşık yapıları olan, çeşitli paydaşları olan, farklı amaçlara hizmet eden, farklı istek ve ihtiyaçları olan müşterileri barındıran şehirleri geleneksel pazarlama araçlarını uygulamak için birer ürün olarak görmek tam anlamıyla o şehri basitleştirmektir. Yıllardan beri  şehirleri satılabilen bir turistik ürün olarak gören kişilerden mi yoksa, şehir pazarlaması ve şehir markalaşması kavramlarını turizm odaklı olan pazarlama faaliyetleriyle karıştıran çalışmalardan mı bilinmez ama yukarıda sözünü ettiğimiz basitleştirme halen devam etmektedir.’

(Şehrin müşterilerinin kim olduğunu merak ediyorsanız kendinize “Ben ne amaçla bu şehirdeyim? Sorusunu sorarak yanıtını kendiniz bulabilirsiniz.)

Sıkıntı, belirttiğim gibi tam da buradan doğuyor ve büyüyerek hem teoride hem uygulamada birçok sorunu beraberinde getiriyor. En büyük sorun ise bu yazının konusu olan mal ve hizmet tabanlı marka uygulamalarının şehir markasına uyarlanmasıdır. Gelelim şehir markalaşmasında yaşanan kavram karmaşasından ve uygulamada sıkıntı doğuran kavramlardan ilkini incelemeye:

Marka Kişiliği – Şehrin Marka Kişiliği

Kapferer, marka kişiliği bir markanın dışarıya dönük olan yüzü ve markalarla ilişkilendirilen insani karakter özellikleri olarak tanımlamıştır. Şehrin marka kişiliği ise yine pazarlama literatüründen olduğu gibi alınıp insani karakterlerin şehirlere atfedilmesi durumu olarak tanımlanmıştır. Bizler bir yakınımızı, bir dostumuzu kısaca her hangi birini tek kelime ile anlatabiliriz. Bize içtenlikle yardım etmiş birisine ‘çok babacan adam’ deriz. Okul çağında olmasına rağmen dışarıda kendisinden beklenmeyen davranış ve tutumlar içerisinde olan çocuğa ‘serseri’ yaftası yapıştırabiliriz. Markalar da yaptıkları iletişimlerde insan özellikleriyle kendilerini bütünleştirmeyi sıkça kullanıyor.

Şehrin marka kişiliği ölçülürken anketlerde çalışmaya konu olan şehir adı verilir ve ‘eğer bu şehri bir insan olarak düşünürseniz’ cümlesini içeren sorunun ardından seçeneklerle yönlendirilirsiniz. Sizinle birlikte tam bu kısımda bir uygulama yapmak istiyorum:

İzmir’i bir insan olarak düşünürseniz bu şehri niteleyen en iyi sıfat ne olurdu?

Konya’yı bir insan olarak düşünürseniz bu şehri niteleyen en iyi sıfat ne olurdu?

Dubai’yi bir insan olarak düşünürseniz bu şehri niteleyen en iyi sıfat ne olurdu?

Bu soruları ne giyerdi, kaç yaşında olurdu gibi çoğaltmak çok mümkün. Buradan varmak istediğim sonuç şu: Bize şehri bir insan olarak düşünmemiz gerektiği söylendiğinde biz o şehirde yaşayan insanları düşünürüz ve o şehrin halkının bizde olan imajından etkilenerek yanıtımızı veririz. İzmir ve Konya’yı peşpeşe yazmamın sebebi şehir halklarının yaşam tarzlarının bizde oluşturduğu imajı düşünerek cevap verdiğimizi ortaya koymaktır. Bir şehirde her gün teröristlerle çatışmalar yaşanması, bombaların patlaması o şehrin insanını bütünüyle terörist yapmaz. Yukarıdaki sorulara Doğu Karadeniz’i ekleseydik yeşilin tonlarını düşünüp ona göre bir cevap verecektik.

Öyleyse şunu diyebiliriz: Şehir marka kişiliği şehir halkının bizde oluşan imajının, onların yaşam tarzının ve şehrin fiziksel çevresinin bileşimlerinin bizdeki yansımasıdır. Ama sorunu halen çözemiyoruz. Uygulamada zorluk yaşıyoruz. Bütünüyle bir şehir nasıl olurda insana ait tek özellikle nitelenebilir? Bizler şehirlerde tek amaçla bulunmuyoruz. Dolayısı ile şehirden aldığımız mesajlar birbirinden çok farklı. Bu durumu en iyi Cem Yılmaz’ın gösterisinde söylediği şu cümle ifade ediyor ‘İstanbul’un silüetine bakıyor bazısı Yahya Kemal oluyor, bazısı da aynı silüete İstanbul sen mi büyüksün ben mi büyük deyip küfür ediyor.’  Kısacası, şehir farklı amaçlara farklı deneyimler yaşatır. Tekneyle yaptığınız bir Boğaz turu sizde güzel duygular uyandırırken, işe gidiş – işten eve dönüş saatlerinde aracınızla yaşadığınız Boğaz geçişi deneyimi farklıdır, çıldırma noktasına gelirsiniz.

Şehirler bütünüyle turistlere ait bir şey değildir. Fakat bu hatayı yapmaktan bıkmadık. En yakın örnek olarak Gaziantep’in şehir markalaşması adını verdiği çalışmasında ziyaretçilerin haricinde başka bir grubun ilgisini çekebilecek herhangi bir olguya yer verilmediğini gördük. 2013 yılında Dünya devi UNILEVER Konya’ya 95 milyon dolarlık bir fabrika yatırımı yaparak Algida’nın ülkemiz içinde faaliyet gösteren ikinci tesisini açtı. 2017’de Gebze tesisleri Konya’ya taşınacak. Konya’ya UNILEVER tedarikçilerinin de peşi sıra gelmesi çok muhtemel.  Peki ne oldu da Dünya devi bir şirket Konya’ya yatırım kararı aldı. C. Rumi’nin ne olursan ol gel sözünden mi etkilendiler? Şehrin manevi havası üretimi daha mı verimli hale getirecekti? UNILEVER Türkiye CEO’su Mehmet ALTINOK bu durumu şöyle açıklıyor: ‘İstanbul sanayi açısından şişmiş durumda.Burada kapasiteyi daha çok büyütme şansı kalmadı.Konya hem teşvik açısından, hem Anadolu’nun ortasında olduğu için cazip.Ayrıca ihracat için Mersin limanı (serbest bölge) iyi bir seçenek.’ Bu örnek çok yerinde oldu diye düşünüyorum. Görüldüğü gibi yatırımcılar şehrinizin kişiliğinden çok yatırım fırsatlarıyla ilgilenir.

Özetle,  bir sermaye sahibini şehrinizde yatırım yapmaya, üniversite sınavına girip puanını almış bir öğrenciyi şehrinizde eğitim almaya, bir turisti şehrinizi ziyaret etmeye, bir yetişkini şehirlerimizde çalışmaya şehre atfettiğimiz bir kişilik özelliği ile nasıl ikna etmeyi düşünüyoruz? Ne olursan ol gel diyen bir kişilik özelliği mi yaratacağız? Yoksa umbrella personality adlı bir kavram icat edip literatürde çığır mı açacağız?

Yazı dizisinin diğer bölümlerinde ürün tabanlı marka uygulamalarından marka kimliği, marka imajı, konumlandırma, logo ve slogan ikilisinin şehirlere nasıl uygulandığından bahsedeceğim.

Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim.

Yılbaşı Alışverişinin Gözdesi “Akıllı Telefon” Oldu.

Türkiye genelinde yılbaşı öncesinde online alışverişte en çok akıllı telefon tercih edildi. Akıllı telefonların ardından en çok rağbet gören ürünler ise parfüm, tablet bilgisayar ve kol saati oldu.

Sabancı Topluluğu’nun online alışveriş platformu Kliksa, yılbaşı öncesinde internet üzerinden en çok satın alınan ürünleri açıkladı. Kliksa verilerine göre, yılbaşı öncesinde Türkiye genelinde en çok akıllı telefon, parfüm, tablet bilgisayar ve kol saati tercih edildi. En çok online hediye alınan iller İstanbul, Ankara ve İzmir olurken, bu illeri sırasıyla Bursa ve Kocaeli izledi. Konya, Antalya, Adana, Gaziantep ve Balıkesir ise yılbaşı döneminin online alışveriş sıralamasında öne çıkan diğer iller oldu.

Samsun, Antalya, Malatya ve Gaziantep bölgelerinin liderleri oldu

Kliksa+Genel+Muduru+Nevgul+Bilsel+SafkanKonuyla ilgili bilgi veren Kliksa Genel Müdürü Nevgül Bilsel Safkan, “Yılın son günlerine kadar online alışverişe olan rağbet tüm hızıyla sürdü. Marmara Bölgesi, yılbaşı alışverişinin en yoğun olduğu bölge olurken, Marmara’yı İç Anadolu ve Ege izledi. Karadeniz Bölgesi’nde Samsun, Güneydoğu Anadolu’da Gaziantep, Akdeniz’de Antalya ve Doğu Anadolu’da Malatya bölgelerinde öne çıkan iller olarak dikkat çekti. Elektronik ve kişisel bakım ağırlıklı ürünlerin tercih edildiğini yılbaşı öncesindeki dönemde, tüketicilerin %49’si alışverişini tek çekimle, %51’i ise taksitlendirerek gerçekleştirdi.” dedi.

Garanti, şimdi de Whatsapp’ta müşterilerinin hizmetinde!

Dijital kanallardaki çözümleriyle günlük yaşamı kolaylaştıran, teknolojisiyle her zaman müşterilerinin yanında olan Garanti Bankası, şimdi de Whatsapp uygulaması üzerinden sunduğu hizmetlerle müşterilerine ulaşıyor. Türkiye’de bankacılık sektöründe bir ilk olan Whatsapp hizmeti sayesinde, Garanti Bankası’nın uygulamaya özel 0530 104 33 34 no’lu hattıyla konum bilgilerini paylaşan Whatsapp kullanıcıları, en yakın şube veya Paramatik adresini öğrenebiliyor. Ayrıca uygulama üzerinden “BIST 100”, “USD”, “EUR”, “ALTIN” veya “PİYASA” yazarak gönderildiğinde, piyasalarla ilgili anlık bilgi alınabiliyor, Whatsapp üzerinden iletilen linkle, Garanti Cep Şubesi uygulaması kolaylıkla indirilebiliyor.

Didem Dinçer BaşerGaranti’nin Whatsapp üzerinden sunduğu yeni hizmetleriyle ilgili bilgi veren Garanti Bankası Genel Müdür Yardımcısı Didem Dinçer Başer, “Dijital bankacılık alanındaki en önemli önceliğimiz, müşterilerimize dijital kanallarda bütünleşik ve kapsamlı hizmet sunabilmek. Bu doğrultuda, İnternet Şubesi, Cep Şubesi ve Paramatik gibi kanallarımızın yanında şimdi de, birçoğumuzun günlük hayatının temel bir parçası haline gelen Whatsapp üzerinden müşterilerimizle buluşuyoruz. Amacımız, mobil internet ve akıllı telefon kullanımının hızla yaygınlaştığı günümüzde, müşterilerimizin sıklıkla kullandıkları ve kendilerini rahat hissettikleri alanlarda da yanlarında olmak, ihtiyaçlarına hızla cevap verebilmek ve hayatlarını kolaylaştırmak. Müşterilerimiz, Garanti’nin Whatsapp çözümleriyle, arkadaşlarıyla sohbet edermişçesine, istedikleri an günlük piyasa verilerine ulaşabilecek, ihtiyaç duyduklarında en yakındaki Garanti şubesi veya Paramatik’in yerini öğrenebilecek. Doğrudan müşterilerimizin faydasını gözeten, teknoloji odaklı benzer çalışmalarımız önümüzdeki dönemde de artarak devam edecek.” dedi.

Marka 2015’de Öne Çıkan 10 Başlık

16-17 Aralık 2015 tarihlerinde İstanbul Hilton Bomonti Otel’de gerçekleşen Uluslararası Marka Konferansında birçok konuda marka dünyası için önemli başlıklar atıldı. Konuk konuşmacıların 15’er dakika gibi kısa bir sürede izleyiciyi etkileyen içerikler vermesi gerekiyordu. Ben de katıldığım Marka 2015’ten sizler için kısa kısa başlıklar derlemeye çalıştım. Bakalım Marka 2015’te hangi başlıklar öne çıkmış.

  Markalar için toplum ve birey psikolojisini anlama

birey psikolojisi

 Nörobilim alanındaki gelişmelerin pazarlama araştırmalarına etkisi

nörobilim

Nöropazarlama ve pazarlama-bilim ilişkisinin güçlenmesi

neden-noropazarlama

Markalar için “samimiyet” devrinin tekrar yükselmesi

4 (1)

Tasarımlarda özgünlük ve bireye indirgenen beğeniler

marka-konferansı

 Dijital pazarlama için reklamların değer kaybetmesi

dijital-pazarlama

Sosyal medyada geçen sürenin azalması ve içeriklerin kısalması

sosyalmedya

Türkiye’de katma değerli ürün üretiminin arttırılması gerekliliği

katma-değer
Batının gözünden Türk ve İslam karşıtlığının nedeni

türk-bayrağı

Türkiye’nin güvenli ülke olması gerektiği (Dünyaca ünlü tenisçi Boris Becker terör bahanesiyle İstanbul’a gelmedi)