Basılı Medya Nasıl Kurtulur?

Derste sınıfa sordum,

“En son ne zaman gazete aldınız?”

Cevap geldi, “Pazar günü”

Neden aldınız?

Cevap geldi, “Mangalı tutuşturmak için!”

Durum basılı medya için bu kadar tehlikeli mi gerçekten? 20 yaşında olup kağıttan gazete okuyan kaç kişi var?

Aslında basılı medya dijitale karşı bir konuda çok güçlü ve bu gücünü asla kaybetmeyecek. Yetkinliğini bu konuda geliştirirse hiçbir zaman varlığı tehlikeye düşmeyecek. O konunun ne olduğuna gelelim.

Dijital Medya Nescafe’dir, Basılı Medya  Türk Kahvesi

Gazeteyi örnek alalım, hız ve zamanlama konusunda hiçbir zaman dijitali geçemeyecek olan basılı gazete yorum, eleştiri, analiz, değerlendirme gibi konularda içerik geliştirdiği gibi rakipsiz oluyor. Dijital medya sürekli haber üretmek, hit almak zorunda ki ayakta kalsın. Bu zorunluluk da içerik ve haber niteliğinin kaybolmasına neden oluyor. Anında, hemen şimdi, güncel olanı yakala, popülerleş, ilgi çek! Bu şartlar dijitali yorucu hale getiriyor. Sonunda da itici hale gelecek. Evet, habere dijitalden bakıyoruz, ama yorumu dijitalden okumuyoruz. Birincisi bunu sağlayacak kadro henüz yok, ikincisi okumak ile bakmak arasında fark var. Biz ekrandaki habere bakıyoruz, haberin yorum ve analizini gazeteden okuyoruz. Popüler olmak zorunda olan yıpranır. Siz şu tarz başlıklardan bıkmadınız mı?

-Öyle bir şey yaptı ki, görenler şaştı!

Bu başlık dijital habercilerin besmelesi! Bu tüketiciyi aptal yerine koymak.

Tüketici kelimesini tercihli seçtim. Dijital medyanın tüketicisi varken, gazetenin okuyucusu var. Bu nedenle yüz binlik hitler yerine 1.000 tirajlı basılı gazeteler daha kolay kamuoyu oluşturuyor. Gazetenin algılanma ve ikna etme yeteneği daha yüksek, tabi şimdilik. Dijital samimiyet problemini çözerse başka! Dijital hazır kahve gibi ayaküstü tüketilen bir unsurken, basılı gazete Türk kahvesi gibi daha ağır ve oturaklı. Tabi içeriği sağlam, duruşu olan bir gazeteden söz ediyorum.

Dijital hit almak için ilgi çekmek zorunda. Rekabet sert olduğu için de günceli eğip bükmek zorunda. Sonunda samimiyet kaybı ve okuyucuyu tüketici olarak görme durumu! İşte gazete konumlanmasını burada yapmalı. Eski ve hatırlı dost kavramı üzerine yürümeli ve dijitalle güncel konusunda asla boy ölçüşmemeli.

Habere bakmakla, haberi okumak arasındaki fark gazetenin gelecek 5 yıldaki kaderini belirleyecek. Gazete alt okumalar, analizler, çapraz yorumlar sunduğu sürece yaşayacak. Çünkü dijital bunu asla sunamaz. Nedeni nitelikli kadro değil. Yoksa gazetedeki yorumu al, nete bas. İnsan beyni ve sinir bilimi ile ilgili. Algıladığımız ve şemalar oluşturduğumuz beyin bölgemiz sadece basılı unsurlarla iletişim kuruyor. Ekran okumaları bu bölgedeki nöronları harekete geçirmiyor. Okumak için, analiz için, yorum için kâğıt hep var olacak. Biz haberi dijitalden alıp yorumunu gazeteden okuyacağız. Newspaper yani haber kağıdı olma özelliği dönüşecek.

Bu nedenle gazete, Canan Güleç’in tabiriyle güncel gündem kıskacından kurtulmalı, haber, yorum, analiz, hatta karşıt yorumlarla okuyucuyu beslemeli.

Dijital iletişim, artık yancı olmaktan çıkıp merkeze kayıyor. Gelenekselciler buna önlemi doğru ve yaratıcı içerikle alabilirler. Dijital ile basılı medyanın büyük savaşında kazanan okur olsun.

Pazar ola.

Bu Yazının Başlığı Yok!

Jean Baudrillard isimli paranoyak Fransız sosyoloğu… Gerçeklik, algı, simülakr, simülasyonlar… Simülasyona dair zihin yıkıcı kuramlar… ve tabi ki pazarlama ile arasındaki bağ. İşte bu başlıksız yazının konusu.

Önce birkaç tanım!

Simülakr; bir görünüm düşünün gerçeklik olarak algılanmak istiyor. İşte bunun adı simülakr.

Simüle etmek, gerçek olmayanı gerçekmiş gibi sunmak!

Gerçek ile simülakrlar arasında bir bağ var. Simülakrlar gerçeğe hakim olmak, dahası gerçek olmak istiyorlar.

Simülakrlar ¨gerçek oldukça¨ insan algısı ve eyleminde radikal değişiklikler olur. Hislerin duyarsızlaşması ve acı gerçek ile kurguyu ayıramama… Örnek mi? Bir gerçek savaş görüntüsü ile süt reklamını aynı duyarlılıkla izleme! Kitle iletişim araçlarının en büyük numarası.

Simülakrların formülü şu, sihirli bir kavramla, çekici bir gerçeği beraber sunmak! Harita! Toprağın ¨gerçeğini¨ ve çekiciliğini anlatımın sihiri ile ele geçirip simülakrlaşmış bir kavram. Tanıma da uygun harita önce gerçeği ele geçiriyor, sonra da bu gerçeği sonsuz sayıda yeniden üretebiliyor. Aynı marka iletişimi gibi. Marka harita gibi gerçek bir ihtiyacı ele geçiriyor. Onu sembolik gücü ile işgal ediyor. Zihinlere yayılıyor ve kendi simülakrlarını yaratıyor.

Unutma! Simülakrın zapt ettiği gerçek bir daha asla gerçek olmuyor. Tanıdık. Markanın yaptığıyla aynı. Örnek; susuzluk gerçek,Sprite markası bu gerçeği simulakrlaştırıyor. Susuzluk kavramını deforme ediyor. Gerçeği ele geçiriyor. Kendi sanal, ama gerçek hakikatini yaratıyor (evet gerçek hakikat!) Çünkü simülasyonda gerçek ile olmayanı ayırt etmek olası değil. Marka dünyası da bu simülasyon dünyası ile aynı. Kısası, marka gerçeği yeni bir gerçeğin hakim olduğu simülasyona çeviriyor ve sonsuz tekrar üretime tabi tutuyor.

Simülasyon bir semptom yaratma süreci. Mış gibi yapmak değil. Prada giy, zengin semptomları üret! Formül bu.

İmge yaratma yeteneği markanın gücüyle ilgili. Bu bağlamda markaların hepsi ikonoklasttır. Yani imge yok edicileri. Kendi imgeleri uğruna, diğerlerini yok edenler.

Marka iletişimine simülakrlar açısından bakınca imge için şu tanımı yapalım; ¨derin bir gerçekliğin yokluğunu gizleyen imaj¨. Hadi bakalım, markanın numarası değil mi bu? Karizması olmayana Prada, yaratıcılığı olmayana Apple… Marka bu şekilde ihtiyaca yönelik simülasyon üretiyor. Nike zafere ve meydan okumaya, Sprite susuzluk ihtiyacına…

Kitle iletişim araçlarının, dijital çağın da gazıyla tüm evreni çevrelemesi anlamın sonuna getirecek. Anlam öldü. Daha çok içerik, mesaj, bilgi, haber var ama anlam üretimi daha az! İletişim ağları insanlara, yani müşterilere istenilen mesajları pompalarken, ortaya fazla bilgiden oluşmuş bir sansür çıkıyor. Dolayısıyla pompalanan içerik iletişimin gerçekliğini ele geçiriyor.iletişim, kurgusal iletişim içinde tükeniyor.

Marka kendi simülasyonunu kurarken, imgeleştirme yeteneğinden ve bunu yayma operasyonu olan reklamdan faydalanıyor. Reklam simülasyonun hem kendisi, hem tetikçisi.

Jean Baudrillard’ın ¨Simülakrlar ve Simülasyon¨ kitabı… Belki doğrudan markaya dair değil, ama çok güçlü bir projeksiyon tutuyor marka ve algı konusuna. Geç de olsa okumama aracı olan Utku Akyüz’e teşekkürler. Tavsiye ederim.

Pazar ola!

Yalancı Pozitiflik

hating-the-truth2Olumlu ve olumsuz iki kavramı bir araya getiren bu tamlamaya, sağlık sektöründe çalışan pek çok kişi aşinadır. Bazı durumlarda kan üzerinde uygulanan tarama testleri, viral hastalıklar için pozitif sonuç verir ama aslında hasta değilsinizdir. Testleri yanıltan bu durumun ortaya çıkarılması için yeni testler uygulanır ve bu sürecin sonunda kişinin sağlıklı olduğu anlaşılır. Bizim konu edeceğimiz “yalancı pozitiflik” ise, şirketlerin damarlarında sinsice gezinen, pazarlama ile birlikte tüm süreçlerini hasta eden ve tedavi edilmediği takdirde, şirket ölümlerine kadar gidebilen bir hastalık.

ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln, “Bazı insanları her zaman, bütün insanları da bazen kandırabilirsiniz; ama bütün insanları her zaman kandıramazsınız.” demiş. Bu özlü sözün ana fikrinde, kandırma eyleminin gerçekleşebilmesi için kandıran kadar, bunu talep eden birilerinin de olması gerektiği gerçeği yatıyor. Dolandırıcılık becerisinin (!) temel formülü de budur. Bir dolandırıcılık öyküsü dinlersiniz ya da uyduruk bir ürüne çok fazla para ödeyerek alan birini görürsünüz ve bunun nasıl olabildiğine hayret edersiniz. Oysa cevap çok basittir; insanlar bazen kandırılmayı tercih ederler.

Mutluyuz, Mutlusunuz, Mutlular…

Bugün şirketlerde de benzer durumların yaşandığını gözlemleyebiliyoruz. Şirket yöneticileri kendilerini pembe bir dünyanın içerisine sürüklenirken bulabiliyorlar. Her şey müthiş bir pozitiflik içerisinde kendilerine sunuluyor. Sorunların üzeri ustalıkla örtülüyor. Dışarıdan bakıldığında da her şeyin pozitif algılandığına ilişkin göstergeler üretiliyor. Gerçek dışı hedefler ve yol haritaları, yöneticilerin önüne konuluyor…

Genellikle şirket içi yapıların oluşturduğu ve beslediği bu sistem nasıl işletiliyor? Dış algıyı üretmek ve yönetmekle görevli yapılar, nitelikli olmayı gerektiren bu meşakkatli iş yükünün altına girmektense, iç algıyı formatlamaya yöneliyorlar. Gerçekte var olmayan başarıları, aslında varmış gibi sunuyorlar. Hatta bir adım daha öteye giderek, üst yöneticileri bu sanal başarıları pazarlamak için kullanıyorlar. Pazar araştırmalarının sonuçlarını, kendi sistemlerini savunacak şekilde yorumluyorlar. Kendi fikirlerini savunacak isimleri yöneticiler ile buluşturuyorlar. Mutluyuz, mutlusunuz, mutlular söylemini ezberletiyorlar ve bunu dile getirecek küçük mutlu gruplar oluşturuyorlar…

Woman-hands-ower-young-man-eyes-close-up-272x410

Oysa Ne Güzel Başlamıştı Her Şey       

Aslında bu dönemler, bir açıdan oldukça eğlenceli geçer. Etkinlikler üst üste gelir. Herkese ödüller dağıtılır. Şakalar, övgüler havada uçuşur. Eğlenceli adam, faydalı adamdan daha fazla değer görür. Bu sisteme uyan herkes süperdir; kimin daha süper (!) olduğuna karar verilemediği noktada, “hepimiz süperiz” denir. Bir nevi, Osmanlı’nın “lale devridir”…

Bu siteme uymayanlar “kötü çocuk” ilan edilir. Onlar, eğlenmeyi bilmeyen, oyunbozanlardır. Üst yöneticilerle temas etmelerinden kaçınılır. Hiç kimsenin, çevreyi saran bu yapay pembe duvarları yıkmaya hakkı yoktur. Sorunlar tespit edilemediği ve uygun tedaviler geliştirilemediği için hastalık, şirketin her noktasına sirayet eder. Pazarlama kampanyaları başarıya ulaşmaz ve müşteri memnuniyeti dibe vurur. Şirketler ya iflas eder ya da doğrulara yönelirler.

Özetlemeye çalıştığımız durum size tanıdık geliyorsa ve bundan huzursuzluk duyuyorsanız, siz ve şirketiniz için umutlar henüz tükenmemiş demektir. Ve unutmadan; “Huzursuzluk, idealist insanların kaderidir!”…

Bırakın İnovasyon Ruhunuza İşlesin

Günümüz piyasa koşullarında, rekabetin acımasız yönü her geçen gün daha fazla hissedilirken şirketlerin ayakta kalabilmeleri ‘farklılık sunabilme becerilerinden geçiyor. Üreticinin kral olduğu, istediğini satabildiği dönemlerden fersah fersah uzlaşırken, gözü keskin şirket yöneticileri ufukta tüketicinin özgürlük isteğini görüyor. Tüketicinin bu isteği, önceden gerekli adımları atan şirketler için günler sonra sağ salim ulaşılan kutsal kara iken hayata puslu dürbünden bakan, rekabet matematiğini çözemeyip bihaber takılan şirketler için ise çarpılası kocaman bir buzdağı. Tüketici, özgürlüğü sunan markaları ödüllendiriyor, kendisini mecbur kılmaya çalışan markalara çekinmeden hoşça kal diyor…

Öğrencilik yıllarında inovasyon kavramı üzerine tartışırken belki bazı şeyler kafamıza oturmuyordu. Neydi ki inovasyon? Nasıl bir uzay teknolojisi gerektirirdi? İnovatif neydi, kimdi? Şimdi bu soruların cevaplarını vermek daha kolay…Tüketiciye yenilikler, farklılıkları sunarak onun hayatını kaliteli bir hale getirmek kısacası onu daha özgür kılmak sanırım inovasyonun en derli toplu tarifi…

Belli bir formu yok inovasyonun… Ürün performansı, tüketim kolaylığı, ulaşım kolaylığı, hizmet kalitesi… Hepsine bir parça dokunabilir inovasyon fikriniz… Belki i-phone 6’dır, belki daha kolay açılan margarin ambalajıdır, belki de bulunduğu muhitte dolaşıp alış veriş yapan tüketicileri evlerine bırakan bir süpermarket servisidir… İnovasyona dair güzel bir örnek dinledim geçtiğimiz günlerde. Ford, otomobil üretirken tek renk kullanır; siyah. Bu sayede boya için yapılan stok ve harcama tutarı düşürülür. İnsanlar siyah rengini otomobil ile özdeşleştirir ve akıllarında araba dediğin siyah olur düşüncesi oluşur. Sonra General Motors gelir ve piyasaya renkli otomobil sunar. Artık insanlar siyah değil, mavi, sarı, beyaz, kırmızı araba alabileceklerdir. Hangi rengi seviyorlarsa… Uygulama çok tutar, General Motors beklenmedik satış rakamlarına ulaşır…

Bana ne sunuyorsun? Hayatım nasıl kolaylaştırıyorsun? Bana kendimi nasıl daha iyi hissettiriyorsun?…Şirketler, tüketicilerinin bu sorularına cevap veren ürün yada hizmetleri inovasyon aracı üzerinden vermek durumundalar. Bunun için de İnovasyon düsturunu şirket DNA’sına işlemeli ki tüm departmanlar bu rotada ilerleyebilsin. 4.cüsü düzenlenen Yıldız Holding İnovasyon Günleri’nde, Ali Ülker önemli bir bilgi sundu dinleyicilere; Yıldız Holding geçtiğimiz sene 250 yeni SKU sunarak 1 milyar TL ek ciro elde etmişti. Bu başarıyı da şirketin inovasyona gereken önemi vermesine bağladı Ali Bey. Özellikle pazarlama yöneticileri inovasyon vazifelerini sürekli akıllarında tutarak sürekli tüketicilerinin hayatlarını kaliteli hale getirme çabasında olmalılar. ‘Think out of the box’ sözü sanırım işin başlangıç noktası bizim için…

İnovasyon denince akla ilk gelen isim Steve Jobs belki de bu kavramı tüm iş dünyasının gündemine sokan kişi…Bu konu üzerine der ki; ‘Inovasyon has nothing to do with how many R&D dollars you have. When Apple came up with Mac, IBM was spending at least 100 times more on R&D. It is not about money. It is about the people you have, how you are led, and how much you get it’

İlk önce inovasyon fikrine alışmalı sevmelisiniz. Bırakın inovasyon ruhunuza işlesin… Bırakın sabit düşünce kalıplarınızı kırıp geçsin…

Güç Sizinle Olsun!

 

Günlük koşuşturmanın ve değişimin devam ettiği günümüz iş dünyasında ileriye yönelik düşünce bilinci geliştirebilmek için yapılan çalışmalarda Star Wars’un etkisi vazgeçilemez.

Yıllarca seyirciyi ekranlara kilitleyen izlenme oranını sürekli artıran film birçok verilen eğitime bedel. Birlikte filmden alınan repliklerle maddeleyerek ilerleyelim.

star-wars-karikatür

* Güç seninle olsun

İş hayatında zaman zaman motivasyonun düştüğü anlar olabilir. Ne olursa olsun vazgeçmeden güçlü olarak yola devam etmeli.

* Nefrete boyun eğme, o seni karanlık tarafa götürebilir. Sinir, korku, saldırganlık Güç’ün karanlık yüzüdür bunlar. Kolayca süzülüp seni buluverirler dövüşürken. Bir kere izin ver onlara sonsuza kadar onların eline geçer kaderin.

Nefret insanı bir anda değiştirebilir tanınmaz kılabilir. Yaptığın işte önüne taş koyanlar olabilir, bu nefreti beraberinde getirmemeli.

* Deneme. Yap ya da yapma. Deneme diye bir şey yok. Buna inanamıyorum, Bu yüzden başaramıyorsun.

Yaptın mı sorusuyla karşılaşıldığında kurtarma cevabıdır deniyorum. Bir şeyi yapmaya başladın mı yapıyorsun demektir ve yaparsın. En başta inanmak ve sonrası başarı.

* İnsanlar da aynı kumlar gibidir. Onları ne kadar çok sıkarsan, o kadar fazlası avucunun içinden kayıp gider.

İş hayatında enerjiyi fazlasıyla ortaya koyan insanlar diğerlerine göre daha sıkılabilir. Fakat, çok zorlamak da fazla hatayı beraberinde getirebilir. Dengeyi tutturabilmek önemli.

* Kendini, kaybetmekten korktuğun her şeyden vazgeçmek için eğit. Güç kazanan herkes, onu kaybetmekten korkar. Korku, karanlık tarafa giden yoldur. Korku öfkeye; öfke nefrete; nefret ise acıya yol açar.

Korku cesaretin düşmanıdır. Kaybetmekten korkulan şeyler kötü sonuçlar doğurabilir. İş dünyası bu durumun yaşanması noktasında çok müsait. Mümkün olduğunca korkuları göz ardı etmekte ve kendi yolunda ilerlemekte fayda var.

* Boyun önemi yok, bana bak ve karar ver

Dışarıdan gözlemlendiğinde yapamaz olarak görülen kişiler olabilir fakat o kişi beklenmeyen birçok şeyi gerçekleştirebilir. Tecrübe bu noktada önemli.

* Jedilar bana arkalarını döndü, sakın bana arkanı dönme

İş hayatında güven en çok aranılanlardan biridir. Güven havuzunuzu iyi niyetle doldurduğunuz sürece her şeyin daha pozitif olduğunu göreceksiniz. Çalıştığınız insanlara karşı şüpheden uzak durmaya çalışın, güvenin kendinizi güvendirin yoksa Darth Vader tarafı sizi bekler.

* Benim tecrübelerimde şans diye bir şey yoktur

Çalışmak ve başarmak, çok çalışın sonuçlarını göreceksiniz.

* Ne getirirsen onu bulursun

İş dünyasında katma değer olmazsa olmazlardandır. Kendi tecrübe ve bilgilerinden ne kadar katkı sağlarsan o kadar faydasını görürsün. Bu herkes için aynıdır.

İşte gördüğünüz gibi Star Wars bir kılavuz ve doğru kullanıldığında başarı kaçınılmaz.

Güç sizinle olsun…

Salyangoz Toplayan Adam ve Ekonominin Felsefesi Falan

11314_54_salyangoz2Biriyle tanıştım. Abi salyangozcu… Nasıl mı? Anlatayım…

Bursalı bir pazarlama ajansı olarak bir sunum için Adana’da bütün dünyaya meze ürünleri satan Mezzemarin’deyiz. Yeni projeler, tasarımlar, işler vb. Gündem yoğun, fabrikada tanımadığımız biri var.

Tanıştık, adı Duran. Ama Duran abi , adı gibi değil, hep hareketli. Duran abinin ilginç bir işi var. kendisi Tokatlı, Mersin’De yaşıyor. İşi de yılın iki ayı Tokat ve çevresinde salyangoz toplamak.

Alt taşeronlar var. Onlarca insan Duran Şahin için salyangoz topluyor. Duran abi topladığı salyangozları Tokat’tan alıyor, Adana’ya getiriyor. Mezzemarin salyangozları işliyor. Fransa, Rusya, Norveç, Yunanistan, ABD gibi pek çok ülkeye bu salyangozları gönderiyor. Bigworks Bursa’dan geliyor, markanın pazarlama iletişimi için projeler üretiyor. Türk Hava Yolları, Bigworks’ü Adana’ya taşıyor. Taksicinin taksimetresi çalışıyor. Kebapçı da Adanalar, şişler, etler harlanıyor. Otelde odalar satılıyor. Matbaacı salyangoz için katalog basıyor, yazılımcı kodluyor, daha nicesi…

Ekonominin felsefesini Marx’la, Adam Smith’le, H. Ford’la çok akademik ve afili anlatmak mümkün. Ama yaşayan ekonomiyi en güzel ve açık anlatan Duran abi ile görelim. Smith Out, Duran In!

Duran Şahin’in topladığı salyangozlar, ekonominin çarkını nasıl çeviriyor bakalım.

Abi gider toplayıcılara parayı öder, tonlarca salyangozu alır. Toplayıcılar sağladıkları gelirle alışveriş yapar. Tırla yola çıkan salyangozlar yoldadır. Opet benzin satar. Ee yolda şoför acıkmayacak mı? Lokanta da yemek satar. Fabrikaya gelen salyangozların parası ödenir. Duran abi de artık para harcayacak, ekonomi canlanacak. Salyangozu indiren, işleyen, paketleyenler maaşlarını alacak.  Yetmedi, markayı Fransa’ya gönderen Anıl Bey, gümrüğü organize edecek. Artık bir ajans gerekli. Tokatlı Duran’ın getirdiği salyangozları Fransa’ya satan Adana’lı Mezzemarin’in iletişimini yönetecek. Bursalı ajans Adana’ya gelecek. THY, taksici, kebapçı, kestane şekerci… hepsi hizmetini üretecek ve para kazanacak.

Duran Şahin benim işim yok demiyor, devlet iş bulsun demiyor. Salyangozu topluyor. Parasını kazanıyor ve yüzlerce insan bu süreçten katma değer sağlıyor.

Ekonomi Bursa, Adana, Tokat, İstanbul, Mersin, Fransa lokasyonlarında işliyor.  Merkezinde Mezzemarin var, merkezinde Duran abi var.

Duran abi ekonomiyi Smith’ten daha iyi anlatıyor. Akademisyenler gibi anlatmakla kalmıyor, nasıl işleyeceğini gösteriyor.

7 Sosyal Mecrada SEO’cunun Deneyimleri

Nedir bu SEO? Sosyal Medyayla İlişkisi Ne? diyerek tıkladığınız yazıma SEO’nun kısaca tanımını yaparak başlamak istiyorum. Arama Motoru Optimizasyonu, genel anlamıyla “Arama Motorları” tarafından daha hızlı ve kolay bir şekilde bulunup indekslenmesine ve arama sonuç sayfalarında sitenizin ve kelime bazlı arama kriterinizin üst sıralarda çıkmasını sağlamak için iyileştirme çalışmaları diyebiliriz. Google’ın güncellemelerle sürekli günümüz şartlarına uyarladığı SEO, son zamanlarda sosyal mecralarla ilişkisini oldukça arttırmış durumda peki ya bu ilişkiyi en kısa sürede nasıl sağlam bir temele oturturuz şimdi onu görelim.

Geçmişten günümüze baktığımızda, bir arada yaşama arzusu olan, iletişime ihtiyaç duyan, öğrenme odaklı olan insanın merkezinde her zaman yeni iletişim teknolojileri olmuştur. Bu çabanın en büyük örnekleri zaten şuan hayatımızın büyük bir bölümünde yer etmiş durumda. Çok değil bundan 3-4 yıl öncesine kadar selfie, hashtag, gibi kelimeler hayatımızda yokken şuan günlük yaşamda ağzımızdan düşürmediğimiz kelimelerin başında gelmekte. Sosyal Medya’nın SEO açısından optimizasyonu kısa kısa açıklayacak olursak;

Facebook’ta Markanızın Fan Sayfası Üzerinde,

-“Hakkında” kısmını eksiksiz ve doğru şekilde doldurun.

-Sitenizle ilgili linkler, önemli içerikler, video ve anketlerle ilgili paylaşımlar yapın.

-Yapacağınız etkinlikleri buradan duyurun ve destekleyin ayrıca etkinlik sekmesinde bunları oluşturun.

-Günde en az 2 tane yazı çıkın.

-SEO için en önemli olan nokta ise bağlantı paylaşın ama başlığını, açıklamasını ve resimlerini düzenlemeyi unutmayın.

LinkedIn

-Markanız adına bir grup oluşturun.

-Şirket sayfanızı tam ve doğru içeriklerle doldurun.

-Sektörünüzü ve rakiplerinizi takip edin.

-Çalışanlarınızın etkin katılımını isteyin.

-Özellikle soru-cevap bölümlerine katılın büyük bir etkisi olduğunu göreceksiniz.

Google Plus

-SEO için “hakkında” kısmını eksiksiz bir biçimde doldurun Google önceliği her zaman kendi sosyal mecrasına veriyor.

-Markanızla ilgili içerik paylaşarak bunları video, resim ve linklerle destekleyin.

Pinterest

Yeni yeni etkisini göstermeye başlayan bu mecrada;

-İçeriğinizi zenginleştiren board’lar oluşturun.

-Diğer şirketleri ve müşterilerinizi takip edin.

-Pinterest’in hayatımıza kattığı infografiği, markanız için oluşturarak, yayınlayın.

Twitter

İçeriğinizi tweetler üzerinden tanıtın.

-Sektörünüzde etki sahibi kişileri bulup listelendirin.

-Müşterilerinize yönelik çalışmalar yapın. Kampanyalar düzenleyin. Herkes küçük hediyelerden hoşlanır.

-Güncel sohbetlere katılın.

-Tweetinizde paylaştığınız linkin açıklamasını doğru yapın ve bunları hastaglerle destekleyin.

-Twitter profilinizi anlaşılabilir bir şekilde anahtar kelimelerinizle destekleyerek doldurun.

Ve Olmazsa Olmaz Blogger’lar

Marka olarak bu konuda uzman olan blogger’larla iletişime geçip, onları çeşitli etkinliklerinize çağırıp içerik hakkında yazı yazmalarını talep edebilirsiniz. Bunun yanında

-Blogger’ları tüm yeni fikir önderleri ve yeni ürünler hakkında düzenli olarak bilgilendirin.

-Blogger’lar ile tüm pazarlama konferanslarında ve lokal etkinliklerde iletişime geçmeyi unutmayın.

Sosyal İmleme Siteleri

Öncelikle yazılarınızı en çok kullanılan şu imleme sitelerine gönderin; Reddit / Digg / StumbleUpon / Delicious

-Trafik oluşturmak adına diğer imlemeleri ve rakiplerinizi inceleyin.

-İmlediğiniz her link Google robotlarını sitenize davet edecektir.

[message_box title=”BONUS 1″ color=”blue”]

  • Markalaşma adına bütün sosyal medya hesaplarınızda aynı kullanıcı adını kullanın. Ayrıca kullandığınız kullanıcı adı direkt olarak marka adınızın olması yarar sağlar aksi halde Google’da gözükmeyebilir.

[/message_box]

[message_box title=”BONUS 2″ color=”yellow”]

  • Google yakın zaman içerisinde yapacağı yenilik ile sosyal medya hesaplarına büyük avantaj sağlayacak. Bu avantaj direkt olarak sosyal ağlarınızın gözükmesine ve sayfalarınızı beğenmeye yarayacak.

Öngörümüz: Webmaster tools’dan sosyal ağlarınızı ekleyebileceğiniz bir alan yaratabilir veya sadece onaylanmış hesapları arama sonuçlarında ki sağ bölmede gösterebilir.

[/message_box]

ve her şeyden önemlisi sevgiyi paylaşın. :)

Katkılarından dolayı Ender Satıcı’ya teşekkürler.

Bokanovski Çağında Pazarlama İletişimi

Garip bir başlık oldu. Bokanovski Süreci Aldous Huxley’in  “Cesur Yeni Dünya” isimli nefis kitabında anlatılan bir “aynılaştırma” süreci. Cesur Yeni Dünya ışığında pazarlama ve marka hakkında yazdım, şüphe ile okuyun. Zaten hep şüphe ile okuyun.

Ekonomi merkezli bir dünyada, marka vaatlerinin çılgınca havada uçuştuğu, pazarlamanın her şey olduğu bir sistemde “akıl sağlığı” imkansızdır. Hele ki  itiraf edilmemiş bilinçaltı iletişim ve pazarlama tekniklerinin sonucunu tahmin bile edemiyorum.

algı-yönetimiPazarlama iletişimi “faydanın iknasını” en hızlı anlatma yolu. satışın anahtarını elinde tutuyor. Huxley’in belirttiği gibi bilim ve teknoloji uyum sağlatır, ki bu köleleştirme işlemidir. Tanıdık geldi mi marka sadakati, pazarlamanın yüksek amaçları falan… İşte hepsi aynı kavramdan yola çıkıyor. Bu kavramın adı da “Yüce faydacılık”. Yüce faydacılık, ideolojinin de, markanın da özünde olan bir konu.

Bir marka ne satar? Ev, araba, cips, bot… Hayır, bir marka Maslow Piramidinde karşılığı olan bir ihtiyacın tatminini satar.

Piramidin tabanından zirvesine giden yol bizi refah tiranlığına çıkaracaktır.Bugün pazarlamayı, markayı canlı bir organizma olarak ele alırsak, bu organizmanın ruhu refah tiranlığıdır. Her marka tüketicinin sınırsız açlığını tatmin etmek için refah vaadeder. Sonunda da refah tiranlığı kurulur.

Bu tiranlıkta en önemli mekanizma iknadır. Çünkü yazarın terimiyle kitle bokanovskileştirilmezse şartlandırma başarısız olur. “Marka” kavramı ruhunu kaybeder. Sözsüz şartlandırma kaba, ilkel ve toptancıdır. Ama pazarlama, iletişim, propaganda ile ikna zarif, yumuşak, kolay ve uzun sürelidir. Bu nedenle sistem pazarlama ile aynılaştırır. Farklılaştırıyorum vaadi ile aynılaştırır.

Hiç hipnopedya diye bir şey duydunuz mu? Peki hipnopedyaya maruz kaldınız mı? Duymamış olabilirsiniz ama sizi temin ederim  milyonlarca defa hipnopedyaya maruz kaldınız. Hipnopedya pazarlamanın gizli silahı. Nasıl gizlediğini biliyor musunuz? Her yerde göstererek…

Hipnopedya televizyonda, gazetede, cepte, nette, sokakta, AVM’de, hipnopedya her yerde. Hipnopedyayı görmek mümkün değil, ama efsunlu bir güç gibi hissedilebilir. Kim sizi yetersiz tüketim felsefesinden kurtarıp, tüketim seferberliğine itiyorsa hipnopedya orada işte…

Pazar ola.

E-Bültenimize abone olun:[wysija_form id=”1″]

Uzmanından Liderlik Dersleri

Geçen gün çalıştığım şirketin bünyesindeki seminerlerden birine katıldım. Konu liderlik, semineri veren ise ekibi ile birlikte 20 seneye yakın bir süredir Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde özel şirketlere liderlik eğitimi veren George Binney idi. Uzun zaman üst düzey yöneticilik yapmış olan Binney’in kariyerinde önemli şirketlerde finans direktörlüğü, genel müdürlük ve McKinsey için yaptığı danışmanlık da var. Yaptığı sunumun temel noktası şirket yöneticilerin aslında iyi birer lider olarak fonksiyon gösterebilmeleriydi.

Binney yöneticilerin liderlik vasıflarını ölçebilmek adına ekibi ile birlikte şirket toplantılarına katılarak detaylı analizlerde bulunduklarını anlattı. Yöneticinin toplantı sırasında kişilerle muhatap olurken sarf ettiği kelimelerden, yüz ifadelerinden ve hitabetinden yola çıkarak onun liderlik potansiyeli ve tipini belirlediklerini söyledi. Çok katıldığım bir nokta oldu bu; özellikle zor toplantılarda lider konumundaki yöneticilerin refleksleri tüm katılımcılar tarafından gözlemlenerek puanlanıyor ve en fazla 3-4 toplantı sonunda liderlik karnesi ortaya çıkıyor.

Binney önemli bir noktaya değindi; liderliğin reçetesi yoktur. Yani yöneticilere hitaben liderlik üzerine sağlam ahkam kesen ’10 adımda etkin liderlik’ vs önerilerini pek geçerli bulmuyor. Çünkü liderlik özelliğiniz;

  • Size
  • Yönlendirdiğiniz insanlara
  • İçinde bulunduğunuz duruma göre oldukça farklı seyredebiliyor diyor.

Liderlik iki aşamada özetlendi seminerde; dinle ve yönet. Özellikle ekibi tarafından kabullenme tehlikesi yaşayan yöneticilerin dinleme aşamasına gerekli önemi göstererek iyi bir durum analizi yapması gerekiyor. İyi bir lider ilk önce ona bağlı çalışanları dikkatle dinlemeli. Lider tüm dataları çıkardıktan sonra organizasyonu için çok daha net bir rota çizebiliyor.

İyi bir liderin(yöneticinin) yapması gereken 3 kuralı ise şöyle özetledi Binney;

  • Get Real: İyi bir lider kendisi ve yönetimindekilerin kapasiteleri ile alakalı tamamen objektif olmalı ve hem kendi doğrularını hem de organizasyonun doğrularını masaya sağlıklı bir şekilde koyabilmelidir. Bu noktada söz istedim ve aklıma takılan bir soruyu sordum Binney’e;

Leadership ConceptYa bir liderin doğruları ile organizasyonun(çalışanların) doğruları uyuşmaz ise? Çatışmalar çıkarsa? Kendi mi değiştirirsin yoksa yönettiğin insanları mı değiştirmeye çalışırsın? Binney, yönetici ile yönetilenlerin doğrularının kesişimi ne kadar büyük ise o kadar uyumlu bir organizasyon yapısı ortaya çıkacağından bahsetti. Aksi durumlarda ya yönetici kendini değiştirerek pasifize oluyor(liderlik de tarih oluyor) ya da yönetilen güruh ezilip rahatsızlık duyuyor, dengeyi kurabilmek zor ve kritik.

  • Get connected: İyi liderlik kesinlikle aradaki iletişim sorunları ortadan kaldırılabilirse gerçekleşiyor. Burada doğru yapıyı kurmak, iletişim kanallarını temiz ve iyi çalışır kılmak liderin görevi.
  • Get Help: İyi lider gerektiğinde yardım almasını bilendir diyor Binney. Yani sıkıştığı bir anda, mesela kritik bir karar aşamasında akıl danışmaktan ölen lider görülmemiş henüz. Ben de diyorum ki ‘Ah o egolar biraz törpülense de akıl danışmak daha kolay olsa!’

Keyifli ve öğretici bir seminer oldu. Konuşma bitiminde kısa ve samimi bir sohbet ettik. İstanbul’un harika bir şehir olduğunu ve daha müsait bir zamanda yine gelmek istediğini söyledi Binney…Bu arada bir İngiliz yakalamışken Premier League’den de konuşmadan edemedim. Manchester United taraftaymış, muhabbetimiz uzun sürmedi o yüzden(!) :))

E-Bültenimize abone olun:[wysija_form id=”1″]

E-Ticaret Siteleri İçin Growth Hacking

Son yıllarda başarılı teknoloji girişimlerinin sayısının artması ile Growth Hacking kavramını sıkça duymaya başladık. Kısaca bahsedecek olursak Growth Hacking, olabildiğince fazla kullanıcı edinmek, edindiği kullanıcıların davranışlarını ve isteklerini anlayarak ürün/hizmet üzerinde gerekli optimizasyonu yapmak için gerekli olan süreçlerin bütününü ifade eder.

Kullanıcılar için belirli bir ürün/hizmet geliştirdiğiniz de Growth Hacker için A.A.R.R(Acqusition, Activation, Retention, Revenue) süreci başlar. Growth hacker bu süreçler içerisinde kullanacağı belli başlı araçlara örnek olarak SEO, A/B testleri, içerik pazarlaması, sosyal medya ve PR çalışmaları verilebilir. Geleneksel yöntemlerden ayrıldığı nokta; Growth hacking yazılım, pazarlama, ürün mühendisliği ve operasyonel süreçlerin birleşiminden oluşmasıdır.

Sayıları her geçen gün artan E-ticaret siteleri de olabildiğince fazla müşteriye ulaşmak ve bunu sürdürülebilir kılmak için Growth Hacking yöntemlerine başvurmaya başladı. Yapılan son araştırmalara göre E-ticaret sitelerinin başarı oranı %10 dolaylarındadır. Bu düşük oranın en büyük sebeplerinden birisi olarak yeterli sayıda ve efektif kullanıcılara ulaşılamaması gösterilebilir. E-ticaret sitelerinin uyguladığı genel pazarlama stratejileri Push-and-Pull olarak adlandırılmaktadır.

Push dediğimiz bölümde e-ticaret siteleri hedef kitlelerine onların talebi olmadan ulaşmaya çalışmaktadır. Bunun için kullanılan araçlar aslında hepimizin günlük hayatında “maruz” kaldığı SMS, mail bültenleri, site reklamları gibi sık karşılaşılan araçlardır. Madalyonun diğer yüzünde ise işler biraz daha farklı yürümekte. Pull marketing, ürün/hizmete ihtiyaç duyan, araştıran kişilere ulaşmayı hedeflemektedir. Bunun için blog sayfaları, içerik pazarlaması ve SEO başvurulan araçlar arasındadır.

Growth hacking e-ticaret siteleri için Pull Marketing dediğimiz kısımda devreye girmektedir. Growth hackerın teknik bilgisini, yaratıcılığını, araç ve teknikleri kullanarak mümkün olduğunca faydalı kullanıcılara erişmeyi amaçlar . Bu amaç için üretecekleri sorulara örnek olarak aşağıda ki sorular verilebilir :

  • Hedef pazara yaklaşımımız nasıl olacak?
  • Sitemizin Page Rank değerini nasıl yükseltebiliriz?
  • Kullanıcı/üye sayısını nasıl arttırabiliriz?
  • Nasıl Viral içerik üretebiliriz?

Sürdürülebilir ve hedeflediğiniz geri dönüşleri almak istiyorsanız doğru metotları uygulamalı, doğru soruları sormalı ve gerektiğinde cesur aksiyonlar alabilmelisiniz.

Başka bir Growth Hacking yazısında görüşmek üzere!