“Müsaitseniz Akşama Size Geleceğiz.”

Evden eve komşuluk ilişkilerinin çok yoğun yaşandığı son yıllardı sanırsam. 1970’lerden sonrada hiçbir komşuluk ilişkisi eskisi gibi olmadı.  Bu ilişkiyi ‘de en güzel tarif eden cümlede
“Müsaitseniz akşama annemler size gelmek istiyor.” olmuştur.  E tabi o zamanlar ne cep telefonu vardı, ne de Whatsapp.  Şimdi bunu hatırlayan ne kadar kişi vardır bilinmez. Fakat şöyle bir gerçek var ki , değişen dünya ile yaşlanıyoruz ve her birimizin ağzından “ah o eski günler” cümleleri dökülüyor. İşte tamda bu noktada işletmelerin de farkındalık kazanması ile günümüzde markalarda bir nostalji, bir retro rüzgarı gitmektedir.

Kozinets, Brown ve Sherry Retro pazarlamayı 4A ile tanımlaşmıştır. Allegory yani marka hikayesi, Arcadia yani idealize edilmiş marka toplumu, Auro yani marka özü ve Antinomy yani marka paradoksu. Bu çerçevede eski hatırlarımız idealleştirilir.

6200379704_b1405fe992_b Markalar geçmişe ait güzel duyguları ön planda tutarak Retro pazarlama ile bağ kurma ve nostalji odaklı bakış açısı yaratmaktadır.  Bu yenilikler tükendiğinden dolayı değil aksine “eskiden daha iyi veya ilk gün kalitesinde” değerlerini çağrıştırıyor. Tabi ki “Damak” çikolatanın karton ambalajda satılması gibi, yeni ürünlerin eski ambalajları ile satılmasında içeriyor.  Bu bir anlamda unutulmuş markaların canlandırılması ve yeniden revaçta olması amacıyla da eski ve yeni sentezini de kapsamaktadır. İşte bu noktada değişen müşteri kitlesi ve bu kişilerle bağ kurabilmek post modern tüketici bağlamında önemlidir.  Yavuz Odabaşı’nın da belirttiği gibi postmodernizmin tüketicisini yoran, teklik değil çeşitlilik içeren ve alışılmış değil sıra dışı çekici olması gereken bir yanı vardır.

Retro pazarlama ve nostalji içerikli pazarlama kampanyalarının çabası yapıları ve yaşam biçimleri gereği farklılaşmış tüketiciyi tek bir potada toplama isteğidir. Peki ya sonra? Bulunduğumuz toplumda sosyal sınırlarda kendini kurtararak özgürleşme çabasında olan, kimlik arayışına girmiş ve bunu da farklılıkları ile göstermek isteyen bir tablo vardır. Geleneksel toplumun yok olması ve postmodern dünyanın önerdiği ütopyalar sonucunda doğan kimlik arayışında da tüketim objeleri ve markalar yardıma koşmuştur.

migros-kartpostal-4

70’ler, 80’ler ve 90’lar temaları şuandaki toplum için gayet akılcı ve işe yarar bir görüntü ortaya koymaktadır fakat bundan 10 sene sonraki toplum bunların çoğunu hatırlamayacaktır. En basit örneği sizlere geçtiğimiz Yılbaşından örnek verebilirim. “Çiçeksepetin’in” çok tatlı bir nostaljik tatlar kutusu bulunmaktadır ve bunun içinde Horoz şeker, leblebi tozu ve sulu göz gibi çocukluğumuzu yansıtan şekerler bulunmaktadır. Bu kutuyu evin büyük bireyleri bir heycanla karşılamış olsada Z neslinden gelen ve her kafadan ayrı konuşan ufaklıklara çok yabancı objelerdir. Onlar için sadece tad önemlidir.

07030456_large
Peki 10 sene sonraki toplumun şuandaki kimlik arayışında bir çok dala ayrılmış bireyler olduğunu düşünürsek onları nasıl Retro veya nostalji altında toplayacağız?  Gelen cevapları duyar gibiyim. “E onlarında kendi nostaljisi olacak.” Evet doğru fakat bu nostalji daha kişisel, daha özel ve katı olacaktır. Yani Yeşilçam yansımalı bir Migros reklamı veya “Sana Yağ” Retro ambalajı  televizyon gibi kitle iletişim aracında ki reklam ile pek bir anlam ifade etmeyecektir. İşte tam bu yüzden de “Big Data” devreye girmektedir. Üstünde çok fazla tartışma dönse de önümüzdeki dönemin inovasyonu, rekabetçi gücü ve verimliliği olarak firmaların fazlaca işine yarayacak bir araçtır. Bu sayede markalar daha kişiselleştirilmiş şekilde sosyal medya ve mail aracılığı ile insanlara kendi nostaljisini yaşatabilecek. Yani Retro- Nostalji bağlamı kalıcı olsa da yöntemi değişecek ve genelden özele indirgenmesi gerekecektir. Postmodern tüketicinin incelenmesi ve değerlendirilmesi oldukça karmaşık olsa da şirketlerin şuandan başlayarak büyük verileri depolaması gerekmektedir. Bu şekilde bunların analizi ile segmentlere yönelinebilinir ve ileriye dönük tahminlerden faydalanabilinir.

Düşündürücü nokta diyelim: Zamanın da Prima sertifakası vardı bilen var mı bilmiyorum.  Hala evde bir yerler de durur . Tabi ki o zamanlar ne bilgisayar vardı nede başka bir teknoloji ürünü. Ama olsaydı eğer büyük verinin sağlayabileceği bilgiler  ile şuanda çocuğu olan yaşıtlarıma gelen retro-nostalji ambalajlı  bir adet yeni emici güçlü ürün veya sosyal medya da bir resim ; marka sadakatini pekiştirir ve bir Word of mouth daha yaratır mıydı?

Ne demiş Sun Tzu;

“Koşullar ne kadar lehinize de olsa yeni durumlara göre planlarınızda zaman zaman değişiklikler yapmakta fayda olacağını unutmayın”

Kimin Tarafındasın?

2016 yılı özellikle çizgi roman dünyası ve sinemanın kesişimi anlamında çok ilginç bir yıl olacağa benziyor. Marvel Comics’in Captain America Civil War ve DC’nin Batman v Superman: Dawn of Justice en öne çıkan yapımlar. Marvel evreni de DC evreni de ciddi fan kitleleri olan karakterlere sahip. Civil War filminde Kaptan Amerika ile Demir Adam’ın birbirine düştüğü ve Marvel evrenini ikiye bölen yine aynı isimli çizgi romanına çok dayanmasa da belirli noktalarda  paralellik taşıyan bir hikayeyi izleme şansımız olacak. Batman v Superman filmi de iki sevdiğimiz örnek karakterin birbirine düşmesini daha sonrasında ise güçlerini birleştirerek Justice League yani Adalet Takımı’nı kurmalarını anlatacak.

Dikkat ederseniz her iki filmde de Batman – Superman, Kaptan Amerika – Demir Adam şeklinde taraf seçme noktasında izleyiciyi tetikleyen bir kurgu söz konusu. Civil War’un marka tagline’ında  ‘Whose side are you on?’(Kimin tarafındasın?) diye sorularak zaten tarafsız olan bertaraf olur mesajı ile çaresiz bırakılan beynimiz, güven alanı yaratmak amacı ile kendisine bir taraf seçiyor. .

Taraf seçme bir şekilde müşteriyi konuya dahil etme yöntemidir. Çünkü taraf seçme güven alanı yarattığı gibi, o güven alanında kalmak için ezeli rakibin varlığından (Archrival)  iyice kaçınarak, taraftarı olduğunuz şeye daha çok sığınmamıza neden olur. Aslında bu sığınmayı tetikleyen tek etken ezeli rakipten kaçınma ise, ezeli rakibe duygusal olarak bağlanıyor olduğunuz noktası can alıcı olan nokta niteliğindedir. Bir düşünelim: Tom ve Jerry. Tom’un tarafını tuttuğunuzu düşünün, Jerry’i yakalamasını istiyorsunuz. Peki Jerry’yi yemeyi başarırsa, Tom hala sizin kahramanınız olacak mı?

Jedilar ve Sithlerin arasındaki rekabet ve denklik olmasa Star Wars bu kadar fenomen haline gelebilir miydi?

Death Note’ta L ile Kira’nın denk zekaları ve aralarındaki mücadele olmasaydı, hikaye bu kadar çekici olabilir miydi?

FMCG’den bir örnek verelim. Coca Cola ve Pepsi arasındaki rekabeti ele alalım. Pepsi olmayan bir dünyada Coca Cola bu kadar popüler olabilir miydi?

Örneğimizi futbola taşıyalım. Galatasaray taraftarısınız. Fenerbahçe ligden çekilmiş olsa, aynı heyecanla lig maçlarını takip edebilir misiniz? Ya da Fenerbahçe taraftarısınız. Galatasaray’ın olmadığı bir dünya, sizi daha keyifli hale getirebilir mi? Ya da bu rekabet olmasa, Süper Lig ne derecede izlenir?

Katalanlar bağımsızlığını kazansa ve bunun bir sonucu olarak Barcelona, La Liga’dan ayrılsa, Barcelona – Real Madrid (El Classico) rekabetinin olmadığı bir La Liga ne kadar tat verir?

‘Messi mi, Ronaldo mu?’ sorusunun yanıtını aramaya başladığınızdan beri, El Classico daha heyecanlı geçmiyor mu?

Ezeli rakip yani archrival konusunu; Matrix filminde  Ajan Smith’in güçlü bir şekilde oluşmuş yeni formu, Neo’nun ulaştığı gücün bir karşılığı niteliğinde, denklemin eşitliği için bir zorunluluk olarak ifade ediliyordu. Yani bir eşitlikten söz ediliyordu.

Eşitliği sağlayan ezeli rakip, bizi oyuna, bizi tarafında olduğumuz taraftarı olduğumuz şeye bağlayan en önemli unsur halini alıyor. Yani bir nevi, ezeli rakibe olan nefretimiz aslında taraftarı olduğumuz şeye olan sevgimizin kaynağı halini alıyor. Yani nefret etmeye bağımlı hale geliyoruz, çünkü beyaza olan sevgimizin kaynağı bir süre sonra siyaha olan nefretimiz oluyor ve siyahı kaldırırsanız, beyaza olan sevgimizin de bir anlamı kalmayabiliyor.

Christian Bale’in Batman’i, Heath Ledger’ın Joker’i oynadığı Dark Knight filminde Joker’in Batman’e söyledikleri aslında yazımın bir özeti niteliğinde:

‘Seni öldürmek istemiyorum. Sensiz ben ne yapabilirim ki? Gidip haydutları dolandırmak ile mi uğraşayım? Hayır, hayır. Sen beni tamamlıyorsun!’

Porsche mu, Ferrari mi?

Ios mu, Android mi?

Nike mı, Adidas mı?

Sizi tamamlayacak kadar güçlü rakipleriniz olması dileklerimle.

Bindik Bir Alamete

 

Bindik bir alamete, gedeyoz kıyamete…

Türkiye`de Pazarlama veya Pazarlamacı dendiğinde, genel itibarile sokaktaki halkın pek de olumlu bir yaklaşım sergilemediğini görmekteyiz. Post modern dünyanın, modern binalarında Pazarlamacı diye tabir edilen, satış yapan bireylerin girişi yasaklanma boyutuna kadar varmıştır. Bu meslek erbaplarının aslında yaptıkları en basit haliyle ilkel pazarlamadır ve günümüzde satış faaliyetlerinden başka bir şey değil. Bugün Rusya`da İgor Mann var, Amerika`da ise Philip Kotler. Almanları da zaten hepiniz biliyorsunuz,onlar isimle değil sistemleriyle ön plana çıkmayı severler.Türkiye’ye baktığımızda ise “to be or not to be ” . Pazarlamayı bu kadar içselleştirmiş ve seven bir toplum olarak, Türkiye`de henüz ilkel versiyon olan Satış Yaklaşımından Modern Pazarlamaya geçişin sağlanamamış olması, bir nevi Türkiye`de bu alanda dünyaya duyurabileceğimiz bir sistemin ya da bireyin olmaması oldukça manidardır. Oysa bizim insanımız Pazarlamanın alasını biliyor, yapıyor. Bu iş bizim insanımızda o kadar rutin ve sıradan bir haldedir ki, üzerinde durulacak, dikkat edilecek boyutta bile değildir. O zaman insan düşünüyor: Bizim neden uluslararası bir markamız yok? Değerli hocamın, kulağımıza küpe olan bir sözü çınlıyor kulaklarımda:

Bu günkü dünyada herşeyi kitabına göre yapıp da, başarısız olma gibi bir şansınız yok. Günümüzde başarısız olmak için gayret sarfetmek gerekir.


Yol dediğin yol gibi,ulaşmalı bir yere…

Belirsizlikler içerisinde sadece günü kurtarmak amacıyla kısa vadeli çözümler üreterek, işleri geçiştirmeye çalışıyoruz. “Sorumluluk” diye bir kelime var, bir çoğumuz sözlükten çıkarmışız. Hedefsiz, amaçsız bir şekilde, sadece elimizdekiyle yetinme gayretleri bizi geriye atmaktadır. Çünkü bir yerde, durgunluk var ise bu aynı zamanda gelişmenin olmadığının da bir göstergesidir. İnsanın, sistemin ve düzenin en büyük rakibi yine kendisi olmalıdır. Bir hedef olmalı ve bu hedef uğrunda, ortak bir şekilde yardımlaşarak çalışılmalıdır. İşletmeciliğin en önemli amacı sürdürülebilirliktir. Siz en iyi ürünü sunabilir, en önde olabilir, en çok Pazar payına da sahip olabilirsiniz. Fakat, bu “en”leri ne kadar sürdürdüğünüz de önemlidir…

Unutmayalım ki, Hedefi olmayan gemiye, hiçbir rüzgar yardım edemez…

Biz dön baba, dönelim geliyoz aynı yere…

Bir kahvehaneye girdiğimiz zaman, çoğu kişiyi astığım astık kestiğim kestik modunda, herkes her şeyin en alasını biliyor, ve kendince doğru olanı öneriyor. Gel gelelim, bu insanların hayatlarına baktığımız zaman, önerileriyle yaptıkları arasında büyük tezatlıklar bulunmaktadır: yorumda bulundukları eşdeğer bir olay karşısında tutundukları dal, sergiledikleri tavır ve gösterdikleri davranış pek uyum teşkil etmiyor. Böylece, nereye dönersek dönelim, inanıp, güvenip, bir makam teslim ettiğimiz insanların da bizden biri olması hasebiyle, hayal kırıklıkları yaşamamız elzemdir… Gidiyoruz, geliyoruz, aynı yere dönüyorz…

Bu döngü kısır döngü, başı var da sonu yok…

Kimdir günahkar?  Bireyler mi? Üzerine düşen vazifeyi, bireyler, en iyi şekilde yapmamaya özen gösterdikleri için, işini iyi yapanlar da kurunun oduna yaşın yanması misali arada kaynayıp gidiyorlar.  Önyargılar mı? Önyargılar ve temel tutumlar, en temel düşmanlar olabilir.  Tüketiciler mi? Dinleyiciler mi? Elbette, zaman içerisinde, sürünün içinde bir iki tane “uyanık” çıkıp düzeni değiştirmeye çalışabiliyor. Ancak onların yaptığı farklılaşmaların da  ne dinleyiciler, ne tüketiciler tarafından anlaşılmadığı için, sonunda onlar da “nabza göre şerbet” metodolojisine uyum sağlamaya başlıyorlar. Buradaki kısır döngü de bu şekilde, kimin daha çok sorumlu olduğunu belirleyemeden devam etmektedir. Kimdir günahkar?

Dönüyom dönemiyom, sonunda bir cıkış yok…

Sonunda bir çıkış bulamadan geldik gene en başa… Sistemi değiştiremiyoruz. İnsanlar kurtarılamıyor. Cehalet diye bir düşman var önümüzde, güç, para ve süs en büyük silahlarıdır. Sistem aptallaştırmaya götürüyor insanları ve insanlar buna çanak tutuyorlar. Tercihler, tercihlere saygı duymalıyız. Sizce duymalı mıyız? Duymazsak, bizi de götürürler kesin. Onları yenemiyorsak, onlardan olmalı mıyız? Onlardan olmak… Onlara karşı gelmek  daha zor olsa gerek. Bitiş nerde? Çıkış nerede?…

.

FED Dünyayı para manyağı yaptı !

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Hilton Bomonti otelde yapılan Marka Konferansı 2015 farklı konu başlıkları ve konuşmacıları ile oldukça etkili ve verimli bir konferans oldu. Konferansta tasarım, lüks marka kavramı, psikoloji, marka, sosyal medya ve ekonomi konuları işlendi.

Konferansta yapılan en etkili sunumlardan biri, CNN TÜRK Ekonomi Müdürü Emin ÇAPA’nın yaptığı ekonomi ve marka konulu sunumdu. Sunumda ÇAPA, FED’in izlediği para politikasının Türkiye ve Dünya üzerindeki etkileri ve sonuçları ile markanın bu konudaki önemini anlattı. ÇAPA’nın verdiği rakamlara göre FED 1.genişleme döneminde dünyaya 1.3 Trilyon $, 2.genişleme döneminde 600 milyar $ ve 3.genişleme döneminde 1.7 Trilyon $ para verdi. Bu paralar ile dünya ile birlikte Türkiye’de büyüdü, GSMH rakamlarını artırdı. Bu büyüme içerisinde tarım ve finans (sıcak para) büyük etkiye sahip iken üretim çok az bir paya sahip oldu. 2015 yılı 3. Çeyreğinde Türkiye’nin gerçekleştirdiği %4 büyümenin %1,7’si finans, %1,6’sı tarım kalan kısmı ise diğer faktörlerle gerçekleştir. Bu rakamlar incelendiğinde büyümede finansın önemi açıkça görülmektedir.

FED normalleşme hareketi gereği dünyaya bedava para vermeyi kademeli olarak durdurma kararı aldı. Bu amaçla geçtiğim günlerde faiz oranını %0’dan %0,25’e çıkardı. Bu durum sıcak paranın FED’e akmasını sağlayacak. Böylece dünyada ve Türkiye’de nakit para azalmaya başlayacak. FED daha sonra topladığı dolarları imha ederek paranın yeniden değer kazanmasını sağlayacak.

Tüm bu bilgiler ülkelerin büyümesinde markaların önemini gözler önüne sermektedir. Markalar değer yaratarak ülke ekonomisine üretime ve değere dayalı katma değer sağlamaktadır. Büyük güç Amerika’nın dünya üzerindeki markalarını, bu markaların marka değerlerini ve cirolarını düşündüğümüzde bu gerçek açıkça görülmektedir. 1980 yıllarda Türkiye ile benzer ekonomik yapıya sahip olan Güney Kore bugün Samsung, LG, Hyundai gibi dev markaların olduğu ve sürekli büyüyen bir ülke konumundadır.

Konuşmasını marka değeri ile sonlandıran Emin ÇAPA, bu ülkenin geleceğinde pazarlama ve marka uzmanlarının büyük öneme sahip olduğunu ve onların yaratacağı dünya markalarının katma değeri ile ülke ekonomisinin büyümeye devam edebileceğini belirtti.

Emin ÇAPA’nın Marka Konferansı 2015’de yaptığı konuşmanın tamamını buradan izleyebilirsiniz.

İllerin Gelişmişlik Düzeyi Araştırması Sonucu

TÜİK ve BKM gibi kurumlardan alınan verilere dayanarak yapılan iller bazında gelişmişlik çalışması sonuçlandı. Yapılan çalışmada illere ait göç, inşaat-yapı, sinema, eğitim, sağlık, internet kullanımı gibi verileri kapsayan 37 değişken incelenmiş ve veriler özel istatistiksel analiz teknikleri ile analiz edilmiştir.

Çalışma sonucunda bir ilin gelişmişlik düzeyine en fazla etki eden değişkenlerin sabit genişbant internet abone sayısı, banka şubesi sayısı, yüksekokul veya fakülte mezunu-kadın oranı, yüksekokul veya fakülte mezunu kişi oranı, aldığı göç, ATM sayısı, üye işyeri sayısı, genişbant internet abone sayısı, istihdam ve mobil telefon abone sayısı olduğu belirlenirken en az etkili değişkenlerin ev sahibi olan hanehalkı oranı, yapı izni ve yapı ruhsatı olduğu belirlenmiştir.

Söz konusu çalışma sonucunda illerin gelişmişlik sıralaması aşağıdaki gibi oluşmuştur. Buna göre en gelişmiş 10 il sırası ile İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Adana, Konya, Kocaeli, Mersin ve Kayseri olurken en az gelişmiş 10 il sırası ile Bayburt, Tunceli, Ardahan, Kilis, Hakkari, Iğdır, Gümüşhane, Bingöl, Sinop ve Bartın’dır.

1İstanbul 22Diyarbakır 42Mardin 62Erzincan
2Ankara23Sakarya43Osmaniye63Karaman
3İzmir24Malatya44Kastamonu64Bilecik
4Bursa25Şanlıurfa45Batman65Siirt
5Antalya26Ordu46Kırklareli66Çankırı
6Adana27Kahramanmaraş47Adıyaman67Bitlis
7Konya28Erzurum48Bolu68Muş
8Kocaeli29Afyonkarahisar49Uşak69Kars
9Mersin30Kütahya50Yozgat70Şırnak
10Kayseri31Zonguldak51Rize71Artvin
11Gaziantep32Sivas52Aksaray72Bartın
12Balıkesir33Van53Yalova73Sinop
13Samsun34Elazığ54Karabük74Bingöl
14Tekirdağ35Çanakkale55Nevşehir75Gümüşhane
15Aydın36Isparta56Düzce76Iğdır
16Trabzon37Tokat57Amasya77Hakkâri
17Manisa38Edirne58Niğde78Kilis
18Muğla39Giresun59Kırıkkale79Ardahan
19Hatay40Çorum60Burdur80Tunceli
20Denizli41Ağrı61Kırşehir81Bayburt
21Eskişehir         

Gök Taşının Dramı

Önsöz: Ülke gündemini bir süredir meşgul eden bir doğa olayının hikayesidir.

Türkiye’de Bingöl’ün merkez ilçesi Sarıçiçek Köyü’ne 2 Eylül 2015 tarihinde gök taşı düştü. Düşen göktaşı parçalarının Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde çevre illerde görüldüğü belirten açıklamada, göktaşının atmosfere yaklaşık 70 bin km/saat hızla Elazığ-Tunceli istikametinden Muş istikametine doğru girdiği, Bingöl üzerinde patlayarak parçalandığı ve gökyüzünde oldukça şiddetli bir aydınlığa neden olduğu belirtildi. Göktaşının düşüşünü önce köylüler sonra ise konuyu takip eden ülke insanı gelişmeleri hayretle izlediler. Pazarlama iletişimiyle uğraşan biri olarak ben de bu konuya duyarsız kalamazdım.

Düşen meteor taşlarının birçok ülkeden talibi çıktı ve ülke ekonomisine katma değer sağladığını izleyip gördük. Sonrasında ise satılan taşların vergiye tabi olup olmayacağının tartışmasını yaşadık. Nihayetinde ise vergiden muaf tutuldu tüm gelirler.

Satışa odaklı firma ( gelir ve hayatta kalma kaygısı) , vergiye odaklı devlet – birey- kurum yapısıyla ülkemizde ne kadar geriye gittiğimizi tekrar ve tekrar bu tartışmalar yaşanırken izledik.

Bir gök taşından marka yaratmayı, bir gök taşından katma değer yaratmayı düşünemedik…

Ülkemizde alış , satış, vergi konusu işlenirken biraz araştırmayla dünyada bu tip gök taşlarıyla ne yapılmış bir görelim istedim.

Daha önceden düşen bir meteor taşı için “Gibeon meteor taşı”ndan nikah yüzüğü yapılmış. Sadece bir doğa olayı olarak değil, sadece bir taş olarak değil bir anlam, bir duygu yüklenerek emekle birleştirilip işin boyutunu değiştirmişler.

meteor-tasindan-nikah-yuzugu-laporkenstein-meteor-nikah-yuzugu-1309921 meteor-tasindan-nikah-yuzugu-laporkenstein-meteor-nikah-yuzugu-1309918

Çayın ülkemizde ham halinin ihraç edilip, paket halinde ithal edilmesi… Altının ham halinde ihraç edilip sonrasında takı olarak ithal edilmesi, fındığın, mısırın, balığın aynı süreçlerden geçmesi ne acıdır ki son olarak meteor taşıyla halen çok da ileriye gitmediğimizi görmüş olduk!

Tahmin ediyorum ki 1 yıl sonraya kalmadan satılan meteor taşları uluslararası piyasalarda yüzük + kolye + mücevher + vs bir çok tasarım olarak geri dönecek… Toplamda da alınan fiyatların 100 katı değerinde bir fiyatla ciroya dönüşecek.

Bizler ne yapabilirdik?

METEOR MÜZESİ…

Her şeyi üretimle de yapmayabilirdik… Tasarımla da yapmayabilirdik. Bir müze kurabilirdik ! İstesek bu müzede bu taşları işler ve öyle sergilerdik. Ülkemiz için uzun yıllar boyunca ziyaretçi alabilecek yeni bir kapı aralardık.

Elimizde bir doğa olayı vardı….

Bunu da kaçırdık!

Liderlik Farkındalık ve Amaç Yaratmaktır

Günümüzde yöneticilerin birer lider olması gerekir, fakat çoğu idarecidir. İş hayatında vaktinizin çoğunu detaylara, organizasyon çizelgelerine, harcamalara, çalışanların sizi dinleyip dinlemediğini gibi detaylara kafa yorarak geçiriyorsanız siz bir idarecisiniz demektir. Lider olabilmek için öncelikle doğru yapıya, donanıma ve etkin iletişime sahip olmak gerekir. Etkin bir lider olabilmek için ise etrafınızdaki çalışanlar ile, toplumdaki insanlar ile fazla vakit geçirmeye, fırsatları araştırıp değerlendirmeye, iyi bir vizyon geliştirmeye, amaçları verimli kılmaya, etrafınıza değer katmaya, daha iyi bir gelecek için kuruluşu ensinlendirmeye daha fazla vakit harcamalısınız.

Lider yöneticiler ekip anlayışı, iletişim, zaman yönetimi, çatışma ve değişim yönetimi gibi becerileri ile şirketlerin vizyonunu belirleyen baş mimarı olmalıdır. Liderler birer öğretici olmalı ve etrafındakilere liderlik duygusunu yaşatmalı ve lider olma konusunda eğitmelidirler. Bunun tersine lider olduğunu düşünen kötü yöneticiler, fikirlerinin gerçekleştirmesi için emir komuta zincirine bel bağlayarak iş yapmak isterler.

“Bir liderin büyüklüğü; inançlarının derinliği, heveslerinin büyüklüğü, görüşlerinin genişliği ve sevgisinin menzili ile ölçülür.” (D.N.Jackson)  Bir liderin görevi vizyoner bir bakış açısıyla bir kitleyi harekete geçirerek hedefledikleri esasları, amaçları yaratmaktır. Sahip olduğu vizyonu akıllara ve kalplere yerleştirmelidir.

Liderlik

Vizyon; başkalarının göremediği şeyleri görebilme ve algılama sanatıdır, çalışan ve şirket ortaklarına ilham vermek için, kişinin, büyük fırsatlardan oluşan düşlenen geleceğinin resmini canlandırma yeteneğidir.

John P. Kotter dediği gibiBaşarılı liderlerin ilk işi, insanların benimseyecekleri bir vizyon yaratmaktır”. Vizyonun bir kitleyi etkilemesi, arkasında sürükleye bilmesi, ikna edebilmesi için öncelikle liderin o vizyona tutkuyla inanması gerekmektedir.

Vizyoner liderler; vizyonu toplumlarına, örgütlerine anlatabilme ve aktarabilme kabiliyetine sahip olmalıdır bu nedenle gerekli eylemleri ve amaçları anlaşır kılmak için iyi bir iletişime sahip olmalıdır. Vizyon paylaşımını yazılı ve sözlü yapmasının yanında bunu davranışlarıyla da vizyonu pekiştirici bir şekilde hareket etmelidir. En önemlisi vizyonu diğer liderlik davranışlarına ve ortamlarına yani şirket içindeki tüm departmanlara uyacak şekilde geniş bir şekilde yayılmasını sağlamalıdır.

Lider yöneticiler şirketlerine yeni gelecek çizebilen insanlardır. Lider yönetici geçmişi iyi analiz etmeli, bugünün gerçeklerinin tasvirini iyi yapmalı ve anlamalı, geleceğe iyi yön verip değer yaratmalıdır. Bunun olabilmesi lider; vizyonun iletişimine, düşüncenin çeşitliliğine, şirket içinde ekip kültürünün gelişimine, çalışanların birbirleri arasındaki dinamik ve karşılıklı iletişimine, katılımına hakim olmalıdır. Liderlik sadece yönetmek, idare etmek değildir şirketi ve çalışanların geleceğini bir yerlere ulaştırmak için alev alev tutuşmak demektir.

Yöneticilerimizin nereye gitmek istediklerini, neleri tam olarak iletmeleri ve nasıl iletişime geçmesi gerektiğini, insanları sadece bir çalışan olarak mı yoksa bir takımın üyesi olarak mı gördüklerini, çalıştıkları kurumun bugün nerede bulunduğunu ve hangi hedeflere taşımak istediklerini sorgulamaları gerektiğini düşünüyorum.

Markaların Tutunamayanlar Sevdası

Az gelişmiş aşklar ülkesi olarak dünya milletleri arasında

 ön sıraları işgal ediyoruz.

 Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre ancak

Nijerya ve Gana bizden daha az gelişmiş.

Âşık olma oranı yüz binde kırk iki.

Oğuz Atay

Türkiye girişim konusunda, yeni fikirlerin geliştirilmesi, uygulanması ve sonuç alınması için çok uygun ve doğru bir ülkedir. Düşünmekten korkmadığımız sürece, Türkiye`de hep var olma şansımız olacaktır.

Türkiye`de düşünmek yerine kolaya kaçılması ve hazır olanı, var olanı taklit etmek ya da basit olanı seçmek işletmelerde oldukça sık rastlanılan konuların başında gelmektedir. Maalesef kısa yoldan elde edilen kısa vadeli zaferlerin mutluluğu da kısa sürdüğü gibi, işletmelerde de bu seçilen yol finalde “DEVREN KİRALIK” yazısını astırıyor.

marketing-branding-advertising1000x1000Şirketlerin tüzel kişiliği vardır. Tüzel kişiyi de oluştururken şirkete bir insan gibi yaklaşım göstermek, şirketi markalaştırmak ve marka kimliği oluşturmak esastır. Marka kimliği bir şirketin ortaya koyduğu karakter, tutum, tavır, konumlandırma ve bütün bunları kapsayan aracı olarak kullanılan sembollerin, renklerin hatta kokuların bütünüdür. Türkiye`de bazı  konularda Pazarlama faaliyetleri çok iyi yapılsa da, daha detaylı ve daha iyi, genel dünya trendine ayak  uyduracak düzeye ulaşamamaktadır.

Şirketleri değerlendirmemize geri dönersek, bilmem dikkat ediyor musunuz, Türkiye`nin “MAVİ” dışında uluslararası düzeyde markası yoktur. Bir de son dönemlerde yakaladığı inanılmaz çıkışla “SİMİT SARAYI” bu listeye girmektedir. Peki nedenini sorgulayan var mı? Bu iki şirketin nasıl başarılı olduğunu ya da diğerlerinin neden olamadığını?

Bizim şirketler neden piyasada tutunamayanları oynuyor?

İşin temelinde “Esnaf Yaklaşımı” yatmaktadır. Kısaca açıklayalım bu yaklaşımı. “Fiyatı düşüreyim, çok satayım, elimdeki malı bitireyim, cirom büyüsün. Sürümden kazanayım. Yani ne kadar çok satarsam satayım, yeter ki satayım. Düşük fiyat, yüksek fiyat fark etmez. Ben ciroma ve stokuma bakarım.  Stok devriyem yüksek ise cirom yüksek ise ben artık büyük (!) işletmeyim. Büsbüyük işletme.” Bu gün tekstil sektöründe, dünyanın birçok dev markasına Fason üretimini Türkiye yapmaktadır. Gelgelelim, bir marka bilinci ve oluşumu içerisine ne ülke, ne şirketler bazında girilmiş değil.

Bazıları uyanık tabii, açılım yapabiliyorlar. Yurtdışı pazarlara çıkışlar yapıyorlar. Fakat açıldıkları pazarlar ise genel itibariyle Türki Cumhuriyetler ve Arap Dünyası oluyor. Belki birkaç küçük Avrupa Ülkesine de giriş yapabiliyorlar, ama nadiren. Onların da fiyatları, algıları ve genel yaklaşımı hakkında yazarsam, bu da başka bir yazı konusu olur.

Aslında şirketleri dikkatle incelemek için, en başa döndüğümüzde, girişimcilerin felsefesinde böyle düşünce olmadığını çok aşikâr görebiliyoruz. Girişimcilik yapan insanların dünyadan ve ya trendden haberleri olmadıkları gibi, Pazarlamaya da saygıları yok. Profesyonel olmadıkları marka isimlerinden anlaşılan bu insanlar, işi profesyonellere bırakmak yerine, yönetimi daha çok merkezileştirmeye çalışıyorlar. Her hangi bir kriz durumunda ise saldırıya maruz kalan bölüm ise Pazarlama departmanıdır.

“Simit Sarayı” Türkiye`de tutunur tutunmaz, insanlar düşünmeyi seçmek yerine, bu ismi “Simit Evi”, “Simit House” gibi çeşitlendirdikçe çeşitlendirdiler. İsim türemedikleri zaman da, fontların taklidini yaptılar. Simit Sarayının yazım tarzı ile birebir aynı “markalar” türemeye başladı. Hatta Sakarya`da “Simit Sarayı” yazı fontu ile birebir aynı “Makarna” diye bir restoran açılmıştı. Buradaki maksat tüketicinin zihninde konumlandırılmış bir firmanın ve ya markanın başarısından nemalanmaktır. Uzun vadede ise ülkeye zarar verir. Bir fikir doğar doğmaz, hemen taklitleri ve çalıntılar yapılıyor. Sonra o kadar çoğalıyorlar ki, fikrin kendisini bile boğuyorlar, yok ediyorlar. Sonra bir yabancı geliyor, senin pazarlayamadığın köfteyi, sana “MacTurko” diye kabul ettiriyor.

Bazen ise yerli kimlikle, ismi, cismi, tasarımı Türk olduğu halde, iletişim kanallarından reklam verdiği markalarda oluşturmaya çalıştıkları algı yabancılık oluyor. “Starbucks” ile rekabet etsin diye kurulan “Kahve Dünyası”nda çay bulunmaması buna bariz örnektir. Senin Ramazan ve Kurban Bayramını Kutlayan “Coca Cola” varken, sen “Cola Turka” olarak çıktığın halde Pazara, rakiplerden farklı iş yapacağım diye, toplumla iletişim kurma biçimini Amerikan Özentisi olarak yapıyorsan, bu işte başarı beklemek biraz hayalperestlik olur. “Coca Cola” senin halkının dilinden konuşuyorken, sen kendi halkına derdini, Amerikan İngilizcesiyle anlatıyorsun.  İletişim önemlidir, iletişimi doğru kurmazsan, kimseye derdini anlatamazsın.

Marka isimlerindeki bir diğer kusur ise fazla yerel isimlerin belirlenmesi ve yeni piyasa olarak giriş yapılacak ülkelerin pazar koşulları, kültürel değerleri incelenmeden yatırımlar yapılmasıdır. Şirketin ismi ya da marka isminin lokal bazda oluşturulması bir vizyon sahibi olmamanın göstergesidir. Sonraki aşama ise uluslararası pazarlara açılacakken yaşanan sorunlar ve konumlandırmada eksiklerdir. Yani isimler o kadar anlamsız ve basit seçiliyor ki, yurtdışında filan fuarlara katılsan, markanın isim hikâyesini sorsalar ne diyeceğin belli değil. Elbette yeni bir marka ile de pazarlara çıkılabilir ama var olanı tutundurmak başka, yeniden bir şey yaratmak başkadır.

Sonuç olarak, konuyu çok fazla dallandırıp budaklandırmadan, özetleyeyim. Marka kavramı, marka ismi, marka oluşumu öyle aniden yapılmaz. Öncelikle sabır isteyen bir uğraştır ve üzerine düşünülmelidir. Zaman ve emek ve bir de aşk isteyen iştir. Bazen elbette işimize aşık olsak dahi, sevdiğimizin iyiliği için ondan vazgeçmemiz de gerekebilir. Sevdiğimizi kim daha çok mutlu edecekse, onun yanında olması elzemdir. Profesyonel yöneticiler, profesyonel yaklaşım ve profesyonel bakış açısı…

Pazarlamada Müşteri Sadakati

Sadakat ya birine doğru koşmaktır, ya birinden kaçmaktır.

Tuncel Kurtiz

Üstat ne güzel özetliyor Sadakati. Bu kalıbı buradan alıp, istediğin bütün alanlara, bütün bilim dallarına uygulaya bilirsin. Özellikle, Pazarlama açısından ve bütünsel bir sistem olarak ele aldığımızda işletme açısından Sadakat büyük ve hayati önem taşıyan bir kavramdır. Nedeni ise basittir: Sadakatin olduğu yerde yaşam vardır ve sürdürülebilirlik söz konusudur. İşletmenin var olma nedenlerinden biri sürdürülebilirliktir.

Kavramsal bazda ele aldığımızda Pazarlamanın da Satış Temelinden Modern Pazarlama anlayışına dönüşümünü gene sürdürülebilirlik- Sadakat sağlamıştır. Buradan da anlaşılacağı üzere evrenseldir sadakat. Bu gün bütün dünyada işletmelerin hepsinin hayatlarının merkezinde Sadakat veya Müşteri Sadakati durmaktadır. İlişkisel Pazarlama diyor ki, yeni müşteri kazanmak, Sadık Müşteriyi kaybetmekten 5 kat daha maliyetlidir.

Bu yukarıdaki nedenlerden dolayıdır ki, günümüz işletmeleri kendi sadık müşterilerini oluşturmaya çalışmaktadırlar. Hatta bunu biraz daha ileri götürerek, tüketicinin yaşam biçimi, hayatının önemli bir parçası olmayı istiyorlar. Takım gibi, Siyasi Parti gibi, dini ideoloji gibi Marka tutan insanlar oluşmaya başladı. Bunun sonucudur ki, bir insanın, içtiği su markasından, onun günlük yaşamındaki tavırları üzerine ve seçimleri üzerine tahminler yürütmek gibi birçok tezler üretmek de mümkündür.

İşletmeler dünyanın eksenini artık biraz daha sadakat odaklılığa yöneltti. Sadık ve sürekli tüketen ve Diderot Etkisi ile daha fazla tüketim yapılmasına bağladılar. Fakat burada biraz daha farklı bir uygulama yapılıyor. Diderot Etkisi genelde Tüketiciden kaynaklanırken, işletmeler artık bunu bilinçli bir şekilde eskitme politikası uygulayarak yapmaya başladılar. Yani Kapitalizmin Hız akımı, Tüketimi de kapsamaya başladı.

Eski düzen takım olmayı, takım oyununu destekliyor iken şimdi bireysellik ve kişiselleştirme daha ön plana çıkıyor. Bu şirketlerin çalışma düzeninden tut, üretim ve tüketime kadar karmaşık bir hal almaya başladı. Yaşam biçimlerimizde bile farklılaşma, farklı olma çabası kendini açık ve net bir şekilde gösteriyor. Var olan kalıpların ve değer yargılarının birçoğu da bu düzenin taleplerinden dolayı sorgulanmayı ve eleştirilmeyi beraberinde getirdi.

Ayakta kalmayı başaran işletmeleri dikkatle incelediğimizde, temeldeki sebep şudur: Nabza göre şerbet verme… Trendi başlatan işletme olamıyorsan, düzeni de değiştiremiyorsan, rüzgâra karşı kürek çevirmenin bir anlamı yoktur…

Çünkü, Sadakat evrensel olsa dahi, erdem değildir ve unutmayalım ki, sadakatle başlayan her şey, ihanetle biter…

Sağlık Sektöründe Tüketici Davranışı Ve Ürün Kullanımı

Tüketici davranışları pazarlama biliminin temel konularındandır ve insan davranışının alt bölümlerinden biridir.
İnsan davranışı da bireyin çevresiyle etkileşime geçtiği bütünsel süreci ifade eder.

Tüketici davranışları ise, satın alma bağlamında insan davranışının özel türleriyle ilgilenir. Buradan hareketle tüketici davranışları hangi mal ve hizmetlerin satın alınacağı kimden, nasıl, nereden, ne zaman satın alınacağı ve satın alınıp alınmayacağına ilişkin bireylerin kararlarına ait süreçtir.

Tüketici davranışı; bireylerin, özellikle ekonomik ürünleri, hizmetleri satın alma,  kullanmadaki kararları ve bununla ilgili faaliyetleri olarak tanımlanabilir.

Türkiye sahip olduğu nüfus ile her alanda iyi güçlü bir Pazar buna medikal ve sağlık ürünleri de dahil ,bu alandaki yeri gözardı edilemeyecek kadar fazla. Yerli ve yabancı markaların her gün kıyasıya mücadele verdiği bambaşka bir alan. Türkiye’nin gün geçtikçe artan nüfüsü, yaşlı nüfüsun yoğunluğu, şehir hayatında yoğun temponun genç insanlarda dahi olan etkisi ve bunların getirisi olan hastalıklar sağlık konusunda Türkiye’yi çok cazip hale getiriyor.

Sağlık konusundaki harcamaları diğer satınalımlardan ayıran en büyük özelliği ise lüks bir tüketim olmamasıdır. Nihai tüketici aldığı ürünlerden fayda görmeyi bekliyor. Bu bazen iyileşmek bazen yaşam kalitesini arttırmak için olabilir…

Diğer tüm alanlarda olduğu gibi bu alanda da pazarlama stratejilerinin çok dikkatli yapılıyor. En az diğer pazarlama aktiviteleri kadar üzerinde duruluyor. Çünkü tüketici buna tamamen yanıt veriyor ve almak için beklemiyor konu sağlık olunca düşünmeden alımı gerçekleştiriyor.

Genel tüketici davranışı alım süreci olan;

1) Tüketilmesi düşünülen malın varlığından haberdar olma,

2) Söz konusu mal hakkında detaylı bilgi edinme

3) Edinilen bilgilere göre, malın yarar ve zararlarını kıyaslama,

4) Yapılan değerlendirme ile tüketilebileceğine karar verilen malı deneme

5) Deneme sonucu sonraki zamanlarda tüketmeye karar verme ya da tatmin edilememiş ihtiyaca cevap bulmak için sürecin yeniden başa dönmesi bu alanda çok doğru bir tespit. Tüketici bu sürecin tamamından geçiyor.

Sadece sağlık kuruluşlarının ve doktorların yönlendirmesiyle yapılan tercihler eskilerde kaldı, bu alanda da tüketici sanal ortamda dahi ürünün menşeinden referanslarına kadar tamamına internet ortamında tek tuşla ulaşabiliyor. Bu sayı her gün artsa bile şu an yeterli bilinçte olduğumuz tartışma konusu.

Bu ürün şu hastalığa veya bu bozukluğa çok iyi diyerek alınan kullanılan çoğu ürün, beş yıl içinde bulunmaz hale gelebiliyor, piyasadan kalkabiliyor veya yenisi ile yer değiştirebiliyor. Devamlı değişen ve çoğalan bu pazarda kendine fayda sağlamak için seçim yapmak zorunda olan tüketicinin  kafası karışıyor. Bu nedenle firmaların yönlendirmeleri ile yapılan tavsiyeler yeterli olmamalı,  her şeyde olduğu gibi eğitim en önde gelen koşul olmalı. Tavsiye eden de kullanacak olanda bu anlamda titiz davranmalı çünkü malesef toplum olarak kulaktan kulağa duyumlarla birbirini yönlendirme de çok fazla. Bilinçsiz veya yanlış kullanımlar insanımızı direkt etkilediği gibi toplum sağlığını da etkileyebilmekte. Çünkü Türkye’ye dünyanın her yerinden ürün gelebiliyor. Sağlık konusunda bilinçli kullanım tüketici için en kritik nokta. Aynı şekilde ürünlerin pazara girme aşamasındaki kontrolüde…

Bu alanda tüketicinin sunulanı hemen kabul etmek yerine iki defa düşünmesi ve en ufak  bir olumsuzlukta geribildirimde bulunması gerekiyor….