Pazarlamacının 2000 Modeli

Bana göre dünya M.Ö. ve M.S. olmak yerine İnternetten önce ve İnternetten sonra olmak üzere ikiye ayrılıyor. Orta yaşların başında olan biri olarak da çocukluğum internetten önceye, gençliğim ise internetten sonraya dahil oluyor. Çocukluğumda TRT 3’te izleyip tanımak istediğim Kahin Nostradamus için günlerce Atatürk Kütüphanesine gidip kitaplardan kehanetlerini not almaya çalışırdım. Sonra evimize internet geldi ve yeni dünya başladı. İlk zamanlar bilgiye ulaşmaktan ziyade eğlenmek, oyun oynamak için bir nimetti. Ama benim için internet ICQ ile başlayıp MSN ile devam eden bir yolculuktu. Aslında böyle sıralayınca belki film şeridi olarak sizin de hafızanızda yaşadıklarınız canlanmaya başladı.

Evet, bu sınırsız bilgi kaynağı olan internet, her bir müşterisinin yani kullanıcısının tüm özelliklerini öğreniyor, aklında tutuyor ve kullanıcısına göre muamale yapıyor. Düşünün; her zaman oturum açtığınız bilgisayarlarınızın arama motorunda yaptığınız aramada her birinizin davranış modeline göre ayrı ayrı arama sonuç ve önerileri çıkabiliyor. Diyor ki: “Seni tanıyorum. Sen Süheyla’sın en çok bu sitelerde gezer, bu haber kanallarından haberlerini okursun. Eğer bu kelimeye dair bir arama yapıyorsan, bunu arıyorsundur.” Anlayacağınız çok akıllı.

pazarlamacinin-2000-modeli

İnternetin hayatımıza girişi bilginin kolay ve hızlı bir şekilde elde edilmesinin yanı sıra bilinen klişe pazarlama taktiklerinin teker teker etkisini yitirmesine Dijital pazarlama dediğimiz kavramın ortaya çıkmasını sağladı. TV, gazete, radyo gibi geleneksel kanallar yerine interaktif bir yöntem olan dijital pazarlama yöntemi, özellikle son 10 yılda akıllı mobil cihazların kullanımının artması ile pazarlama dünyasında çok büyük önem kazandı. Daha çok dijital pazarlama (digital marketing) olarak ifade edilse de, yaygın olarak e-pazarlama (e-marketing) yada online pazarlama gibi terimlerle de ifade edilebiliyor.

Hal böyle olunca bir pazarlama yöneticisi olarak; offline pazarlama kanallarına ne kadar hakimseniz, online pazarlama kanallarına da bu denli hakim olmanız gerekiyor. Pazarlamacının değişimi de tam burada başlıyor. Unutmayın, değişmeyen tek şey değişim! Günümüz dünyasında zaman çok hızlı akıyor ve bildiğiniz yöntemler her geçen gün biraz daha eskiyor. Dolayısı ile yeni pazarlama yöntemi olan dijital pazarlama konusunda da trendleri yakından takip etmek, metodları zamanında verimli kullanmak hem hizmet vermekte olduğunuz şirketler hem de pazarlamacı olarak mesleki gelişiminiz için çok önemli bir unsur.

2000 model bir pazarlamacı olmak için, dijital pazarlama için uygulamanız gereken taktikleri aşağıdaki gibi sizin ile paylaşmak isterim.

  1. Elde Etme (Acquire)

Ürünlerinizi tanıttığınız yada satışını yaptığınız web sayfanıza ziyaretçi bir başka deyişle müşteri çekmek için uygulanması gereken yöntemler.

Web sayfanızı mağazanız olarak düşünün ve sizin mağazanıza giden yolda sizin gibi birden fazla mağaza var. Burada yapmanız gereken müşterinizi diğer mağazalara kaptırmadan doğrudan kendi mağazanıza çekmek olacaktır.

Bu bağlamda web sitelere ziyaretçi çekmek denildiği zaman akla ilk gelen yöntem Arama Motoru Reklamları (SEA – Search Engine Advertising )oluyor. PPC – Pay per Click yani tıklama bazlı ödeme olarakta ifade edilen bu yöntem web sayfasına olan trafiği arttırmak için uygulanmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken iki hassas nokta vardır. PPC vasıtası ile web sayfasına çekilen bir ziyaretçinin bir Landing Page ile karşılaşması doğrudan reklamı yapılan ürün veya hizmet ile ilgili istenilen sonucun alınmasını sağlayacaktır. Ama bir o kadar da suistimale açık bir yöntemdir. Her ne kadar arama motorları suiistimalleri önleyebilmek için sürekli iyileştirmeler yapsa da iyi kurgulanması gereken bir yöntemdir. SEA dışında kullanılan bir diğer yöntem ise son yıllarda aktif olarak kullanılan SEO- Arama Motoru Optimizasyonu (SEO – Search Engine Optimization) yöntemidir. Bu yöntem SEA yöntemine göre daha maliyetli ve zaman gerektiren bir yöntemdir. Ürün yada markanızın arama motoru ilk 10 sonucunda gözükmesini sağlar. Doğal listeme de yer alırsınız. Tıklama başına herhangi bir ödeme olmaz.

Ayrıca Sosyal Medya Pazarlama (Social Media Marketing), Gelir Ortaklığı (Affiliate Marketing), E-Posta Pazarlaması, Blogların yazılması gibi yöntemlerde bulunmaktadır.

  1. Kazanma (Convert)

Arama motoru optimizasyonu, reklamları veya diğer elde etme yöntemi ile sitenize çektiğiniz potansiyel müşteri adaylarını artık müşteri olarak kazanmanız gerekmektedir. Siteniz üzerinden ürün veya hizmet satma hedefiniz yanı sıra; bazen paylaşılan bir yazının okunma sayısı, beğenilme sayısı ya da başka kişilerle paylaşılma sayısı gibi sonuçlar da hedeflenebilir.

Burada yeniden mağaza örneğinden yola çıkmak istiyorum. Mağazaya giren müşterinin mağazanın havasından, kokusundan, içeride bulunan ürünlerin yerleştirilmesi, ürünlerin renk uyumu ve birbiri ile olan anlamlı ilişkisi, satış danışmanının müşteriye iyi bilgi veriyor ve yönlendiriyor olması ne kadar önemli ise web sayfası da bu denli önemlidir.

Yani müşteriyi web sitesine çektikten sonra bu ziyaretten istenilen sonucun elde edilebilmesi için web sayfasının tasarım ve içeriği çok büyük önem taşıyor. Yapılan web sayfasının tüm cihazlarla uyumlu responsive ya da adaptive bir site olması bu zamanın en büyük gerekliliğidir. Özellikle mobil cihaz kullanımın artması tasarımın bir o denli önem kazanmasına neden olmuştur. İyi planlanmış online kimlik ve kullanıcı dostu arayüzler, ürün ve hizmet için reklam ve sosyal medyadan aldığınız yönlendirmeler için hedef kitleye göre tasarlanmış landing page (Varış Sayfası, burada İngilizce terminolojiyi kullanmak istedim. Türkçesi istediğim etkiyi yaratmıyor.) kişilerin site içerisinde kolay arama yapıp-yapmadığı, metin içeriklerinin gerçek anlamda ürün yada hizmet hakkında bilgi veriyor olması, satış veya sonuca yönelik ikna edici metinlerin yer alması, hedef kitleye göre segmentasyonun yapılması, dil seçenekleri ve eğer bir e-ticaret sitesi ise ödeme seçeneklerinin çok ve güvenli olması gerekmektedir.

  1. Ölçümleme ve Optimize Etme (Measure & Optimize)

Bu aşama bu zamana kadar yaptıklarımızı değerlendirme yaptığımız aşamadır. Neyi doğru yapıp, sonuç aldığımızı veya neyi doğru yapamadığımız için sonuç alamadığımızı ortaya koyan aşamadır. Aslında bir nev’i performans ölçme değerlendirme aşaması da diyebiliriz.

Aslında burada mağazanın vitrinini değerlendiriyorsunuz. Yani vitrinde sergilediğimiz hangi ürün ve yönlendirme müşteriyi içeri çekti? Yada çekmedi? Çekmedi ise vitrini ne şekilde dizayn edersem daha dikkat çekici olabilirimi değerlendirip, düzenleme yaptığımız aşamadır.

Bunun için ne yapabiliriz? Web Analytics yazılımları kullanarak, bu zamana kadar yaptığımız tüm çalışmaları değerlendirebilirsiniz. Sitenize olan trafiğin, arama motorlarından çıktığınız reklamlardan mı? Sosyal medya hesaplarınızdan mı? Yoksa SEO çalışmalarından mı? geldiğini görebilir. Buna göre özellikle reklam mecralarının verimliliğini ölçebilirsiniz. Ayrıca sitenize gelen ziyaretçilerin hangi sayfalarda gezindiğini, hangi sayfa da daha kısa süre oturum içi kaldığını, kalmadığı sayfalardaki sıkıntıların neler olduğunu araştırıp, buna göre gerekli optimizasyonun sağlanma aşamasıdır. Yani hem web sayfası dışı yaptığınız hem de web sayfanız dahilinde yaptığınız çalışmaları ölçüp değerlendirdiğiniz aşamadır.

  1. Elde Tutma ve Büyütme (Retain & Grow)

Adından da anlaşılacağı üzere, elde ettiğimiz müşterimizi elde tutmak ve büyütmek için çaba sarf edilmesi aşamasıdır. Bu anlamda siteyi ziyaret eden veya satın alma ziyaretinde bulunan kişilerle arada kurulacak bağ ve bu bağ doğrultusunda elde edilen datanın iyi bir CRM programı ile kontrol altına alınması gerekiyor. İyi müşteri hizmetleri, anlaşılabilir fiyatlandırma politikası, güçlü bir e-posta pazarlaması ile büyümeye devam edebilirsiniz.

Marketer101: Pazarlamacı Olunur mu Doğulur mu?

marketing-strategy-image-better-business-togetherBu kadar pazarlamacı varken ve her geçen yıl daha da çok pazarlama mezunu oyuna katılırken, nasıl oluyor da şirketler hala bu pozisyona bu kadar aç? Ve nasıl oluyor da pazarlama ünvanları ve sorumlulukları bu kadar hızla artıp farklılaşabiliyor?  Önceden, pazarlamacı denildiğinde akla yaratıcılık gelirdi; bir ürünü en farklı şekilde tüketiciye yansıtmak ve satın alma işlemini gerçekleştirmek. O zamanlar pazarlamacı olarak doğuluyordu, çünkü yaratıcı olmak yetiyordu. Yıl neredeyse 2017; devir ise çoktan değişti…

Peki, bu ünvanın sahip olması gereken hangi özellikler değişti de artık eskiler yeterli olmuyor? Globalleşme ve gittikçe daha da ileriye giden teknoloji sayesinde tüketicilerin beklentisi farklılaştı. Artık, insanların birçok şeye sahip olması, öngörüyü öne çıkarıyor ve insanlar bu görülerin de yaratıcılıkla harmanlanmasını istiyor.  Bunu başarılı bir şekilde yapabilmesi için, pazarlamacı mutlaka yeteneklerinin yanına çeşitli özellikler de eklemeli. Bilgiye aç olmak, sürekli araştırma yapmak ve gündeme hâkim olmak bir pazarlamacı için çok önemli. Araştırma, ancak ve ancak toplanan verilerin analitik bir şekilde yorumlandığı zaman önem kazanıyor. Eğer bir pazarlamacı, topladığı dataları doğru bir şekilde yorumlayamıyorsa, araştırmaya harcadığı vakitle birlikte efor ve nakit kaybına da sebep oluyor.  Verileri toplamayı ve analiz etmeyi bilen pazarlamacılar, tüketicileri anlamak ve onlara göre aksiyon almak konusunda daha başarılı olurlar. Bu konuya en başarılı örnek olarak, Target Company’i verebiliriz. 2000 yılında hamilelerden önce hamileliği bilen Target, tüketicilerin alışveriş geçmişlerini ve demografik özelliklerini toplayarak, onlara kişiselleştirilmiş teklifler sundu ve gelirini birkaç yılda 23 milyon dolar arttırdı. (Hill, 2012)  Yıl neredeyse 2017- ama 2000’den beri böyle bir pazar araştırması bir daha ne yapıldı, ne de duyuldu…

Teknolojinin artık elimiz kolumuz olduğu bu zamanda, bir pazarlamacının teknolojiden uzak olması düşünülemez. Bir ürünü almaya karar vermeden önce ürün hakkında pazar araştırmasını internetten yapan, hatta satın alma işlemini bile online yapan bir tüketiciye, çevrimiçi olmayan bir pazarlamacı ulaşamaz. Sosyal medyanın gücünün inkâr edilemeyeceği bu zamanda, modern bir “marketer” mutlaka sosyal platformlarda aktif olmalı. Böylelikle, hem trendleri kaçırmaz, hem de kendi markalarını güçlendirirler. Daha dinamik bir yapıya sahip olan sosyal medya platformları sayesinde, tüketiciler artık her sorunlarının bir mesajla düzelmesini bekliyor, tek tıkla ilgili kişilere ulaşmayı istiyor. Bunun getirisi olarak, odak noktalarına müşteri memnuniyetini koyan markalar ise kendilerini dijital ortamda da başarılı bir şekilde temsil eden kişiler arıyorlar. Tüketicilerin normal zamandaki davranışlarıyla çevrimiçi davranışlarının değişebileceği göz ardı edilmemelidir. Bu da demek oluyor ki, günümüzde başarılı bir pazarlamacı, tüketiciye dijital ortamda da etkili bir şekilde ulaşabilmelidir.

Anlaşılacağı üzere, sadece doğuştan gelen bir yaratıcılıkla pazarlama yapılamaz. Başarılı bir pazarlama için dönemin gereklerine de ayak uydurmak gerekir. Başka bir deyişle, üzerine düşülmeyen bir kapasite, sürekli değişen bu dinamik pazarda fark yaratamaz.

Markalar Ne Söyler, Ajanslar Ne Anlar? (Anket – Analiz)

İçinde bulunduğum (dijital) ajans ekosisteminin sorunlarını farklı perspektiflerle ele almaya ve ortaya mini bir özet çıkarmaya çalıştım. Bunu yaparken pek çok ajans ve dolayısıyla ilişkide bulunduğum marka yöneticileri ile sorun belirleme noktasına pek çok fikir alışverişinde bulunma fırsatım oldu.

Beni harekete geçiren aslında ‘’ Markalar neden ajanslarından memnun değil?’’ sorusuyla birlikte ‘’Ajanslar neden markalarından memnun değiller?’’ soruları oldu. Şimdi ele alacağım konu ise bu denklemin ilk tarafı olan ‘’ Markalar neden ajanslarından memnun değil’’ kısmıdır.

Hazırlamış olduğum kısa anket şimdiye kadar iş ilişkisi içerisinde olduğum marka yöneticileri ve birlikte çalışma fırsatım olmayan ama bu araştırmaya destek vermek isteyen marka yöneticilerine gönderildi. Bu çalışmada 22 marka yöneticisi / sorumlusu ile çalışılmıştır.

Markaların sektörel dağılımı ise FMCG, teknoloji, otomotiv, telekomünikasyon, inşaat, medya yayıncılığı, spor ve turizmden oluşuyor.

Şimdi sırasıyla soruları ve gelen yorumları sizinle paylaşıyorum.

1

Bu tabloda majör olarak ajans seçiminin konkur ile yapıldığı gözlemlenmekte. Bazı markaların global konjonktüründen dolayı bu yöntemin zorunlu olduğu durumu yorumlar arasında yer alıyor.

2

Bu soruya gelen yorumlar arasında en öne çıkanı ise

‘’ Ajansın kreatif başarısının istikrar sağladığını düşünüyorum. İş birliklerimiz için önceliğimiz istikrarlı bir iş ortağı ile çalışmak’’ olmuştur.

3

Bu sonuç markaların hizmet almak istedikleri ajanslardan hizmet süresince odaklılık beklediğini öne çıkartırken, bu odaklanmanın üretilen işlerden yanı sıra ajanstaki muhataplarıyla iletişimlerini daha sağlıklı yürütebilecekleri gibi bir alt konu  yorumlarda ortaya çıkmış oluyor

4

Çoktan seçmeli olan bu soruda %100 yanıt alan madde ‘‘Markanın ana stratejisine ve brief’lere doğru cevap verememesi’’ olurken ikinci büyük paydayı ise ‘’Kreatif anlamda başarı gösterememesi’’ maddesi almıştır. Bunların dışında diğer ”Operasyonel hatalar” ve ”Birlikte çalışmaya başlamadan önce göstermiş olduğu başarının azalması” maddeleri ise ajans – marka ilişki süreçlerinin nerede tıkanmaya başladığını bizlere anlatıyor.

5

Markaların ajanslara bakış açısını belirtmelerini ve konumlandırma yapmalarını istediğim bu soruda ise iş ortağı maddesi, fikir ortağı maddesine üstünlük sağlıyor. Hiç seçilmeyen madde ise ‘’Operasyonel süreçlerin devamlılığını sağlayacak kurum olmuştur’’

6

Ajansın, marka brief’ini anlamamış olması ve proje – bütçe önerilerinin ”Marka ve brief’e cevap veremeyeceği şekilde oluşturulması” maddeleri öne çıkmıştır.

Ajans marka ilişkilerinde bir diğer tıkanıklık noktasına dikkat çeken madde ise  ‘’Ajans ekiplerinin brief sürecine tam katılımının gerçekleşmemesi’’ olmuştur.  Bu madde iki önceki soruda sorulan ‘’belirli bir kişi ya da ekip ihtiyacı’’ sorusuna verilen cevapla mantık olarak paralellik gösteriyor.

7

Bu sorunun ek açıklaması ise şu şekildedir: ”Gerçekleştirmek istediğiniz projenize, ajans kanalından gelen işlere vermiş olduğunuz revizelerin  büyük yüzdesi hangi madde ile örtüşüyor?”

Çoktan seçmeli olmayan bu soruda %100 cevap alan madde ise
‘’Markanın misyonel ve vizyonel durumuna uygun olmayan çalışmalar’’ olmuştur.

8

Bu soruya sadece 2 madde çevresinde yanıtlar ve yorumlar geldi.

%66’lık yüzde ‘’Mevcut ajans ile toplantı sıklığını arttırmak’’ olurken, %33lük yüzde ise ‘’Hizmet veren ekip veya kişilerin değiştirilmesini istemek’’  maddesine aittir. Bu sorunun tercih edilmeyen diğer maddeleri ise;

‘’Başka bir ajans arayışı içine girmek’’ ve ‘’Sözleşme sonlanana kadar bütçe ve hizmet oranını düşürmek’’ olmuştur.

9

Bu sorunun diğer seçeneğine gelen yorumlardan öne çıkanı ise şöyledir;

‘’Geçmiş dönemlerde birlikte belli başarılar yakalamış olduğumuz fakat bir şekilde yol ayrımına geldiğimiz ajansımızla, markamızın iletişim ihtiyaçlarına yönelik tekrar çalışabiliriz. Bu yeniden çalışma kararı ise geçmiş tecrübelere dayanır. Bu tecrübeler ise elde edilen başarılar, bütçe konusundaki yaklaşımları ve ayrılık süresince ajansın sergilemiş olduğu tutumdan oluşmaktadır’’

 

ANKETİN KISA ANALİZİ

Tabii ki bu anketi ajans insanı olarak değerlendirebilir ve bir noktada kendime ve dolayısıyla ajans ekosistemine geri bildirim olarak okuyabilirim.

Markalar ajansların istihdamları ile ilgililer

 

İstihdam sirkülasyonu bol olan ajans ekosisteminde, başarı sağlanan ekip / ekip üyelerinin, markaların ajanslarına olan bağlılıklarına katkı sağladıkları görünüyor. Dolayısıyla bu gözlem IK süreçleri, çalışan motivasyonu gibi alt konulara el sürüyor.

Anket dahilinde ve haricinde marka yöneticileri ve sorumlularının, istihdamda istikrar sağlayan ajanslarla daha güvende hissettikleri gibi bir görüş aldığımı belirtmeliyim. Öte yandan marka – ajans arasında yapılan aylık ödeme anlaşmasıyla, markaları ile gerçekten vaat edilen derecede ilgilenebilecek bir ekip ile çalışmanın önemini vurgulanıyor.

 İlk aklımıza gelen vazgeçiş bütçe yüzünden değil(miş)

 

Bu durum ajans yöneticilerini ne kadar tatmin eder bilmiyorum. Sektördeki genel tecrübem, ajans yönetimlerinin en büyük hayal kırıklıklarının bütçelerden dolayı olduğunu söylese de marka tarafı ise ‘’bizi gerçekten anladınız mı?’’ diyor.

İster markanın ilk strateji brief’i olsun, isterse de proje brief’i olsun, alınan brief’in kimin tarafından alınıp iletildiği önem kazanıyor. Bu durum da yine büyük heyecan ile anlaşma sağlanan markalara bir süre sonra verilen hizmetin aslında marka adına kurulan iç ekip yapısıyla paralellik gösterdiğine dikkat çekiyor. Diğer bir deyişle ajans içi marka dağılımı, marka adına kurulan ekibin ya da ekip üyesinin ajans içindeki varlığı oldukça önemli.

 Mesai bitimine yakın gelen revizelerin sır perdesi aralanıyor!

Hayır aslında yine aralanmıyor, üzgünüm :)

Ama marka yöneticileri ısrarla brief’i anlayıp anlamamak konusuna dikkat çekiyor. Bunun pek çok değişkeni olabilir. Kendi tecrübemle  bunu şöyle yorumlayabilirim.

  • Ajansın brief formatı iki taraf içinde yeterlilik sağlamıyor. (Brief formatı olmayan ajanslarda ise durum gerçekten vahim)
  • Alınan brief’in tek bir kanaldan yorumlanması ve projelendirilmesi (brief toplantısı ve farklı fikirlerin konuşulmadığı bir ajans düzeni)
  • Her zaman bütçe odaklı projeye yaklaşmak ve brief’den uzaklaşmak (‘’inovatif bir iş yapalım ve ödül alalım ya da bu çeyrekte bütçe KPI’mızı bu proje ile tamamlayalım’’ diyen yönetim)
  • Mutsuz ve odaklanamayan ekip üyeleri ( Yığılan işin altında kalan nice art directorler ve yazarlar)
  • Brief vermekte sıkıntı çeken marka yöneticileri (ajans insanının aklına ilk gelecek nedenlerden biri)

 

 Marka galiba gidecek denilen anda marka ajanstan biraz daha fazla toplantı istiyor olabilir

Uzun ve sonuçsuz toplantıların ajanslara maliyetlerinin farkında olmakla birlikte, bu ankette ortaya çıkan ve azımsanmayacak bir gerçekte markalar her zaman giden sevgili olmayı arzulamadıklarıdır. Bu noktada ajans ve markalar rutin, dönemsel toplantılarında alınan verimi arttırmaya yönelik adımlar atabilirler.

 Nasıl bulduysan öyle bırak

Yol ayrımına gelen ajansların veda süreçleri oldukça sıkıntılı geçer. Bu ankette ortaya çıkan bir detayda o sürecin ajans tarafından ne kadar sağlıklı yürütüldüğünün önemini vurgulanıyor. Kısacası yeni ajanslara aktarılan dosyaların gecikmesi ile cevapsız bırakılan pek çok soru, markanın geçmiş ajansına bakış açısını direk olarak etkiliyor.

Sonuç olarak bu kısa ankette ajans – marka ilişkilerinin tıkandığı noktaları kendi merakımca saptamak istedim. Bu geri bildirimlerin öncelikle iletişimci olarak bana ve sonra bu konuda azıcık merak duyan herkese iş geliştirme kapsamında faydalı olmasını diliyorum.

 Tchau!

Pazarlamada Etkin Kriz İletişimi

Kriz iletişimi, aslında iki boyutlu bir kavramı ifade ediyor. Bunlardan ilki, firmaların kendi içinde yaşadığı krizler ve bununla ilgili gerçekleştirdiği iletişim etkinlikleri. İkincisi ise geneli ilgilendiren bir kriz durumu ya da olağanüstü olay karşısında sergiledikleri iletişim performansı.

Bu boyutlardan ilki ile ilgili, dünyada ve ülkemizde pek çok örneğe şahit oluyoruz; sorunlu araçlarını geri çağıran otomobil üreticileri, yöneticilerinin görevlerine son veren teknoloji devleri, gazetelere ilan vererek müşterilerinden özür dileyen gıda zincirleri… Başarılı ya da başarısız uygulamalar üzerine birçok doküman bulmak da mümkün. Bu sebeple ben, ardı ardına krizler yaşadığımız gündemde, ikinci boyuta dokunmak istiyorum.

Dünyanın gidişatının olumlu yönde olduğunu düşünmek fazla iyimserlik olur. Bu olumsuz gidişat içerisinde ülkemizin ticari kurumlarının nasıl bir kriz iletişimi yöntemi izlediklerini (ya da izleyemediklerini) gözlemliyorum. Gördüklerim ise bir sektör profesyoneli olmanın ötesinde bir tüketici olarak beni tatmin etmiyor.

Hava Bedava Su Bedava

Krizler ve olağanüstü durumlar ülke gündemini sıklıkla meşgul ediyor. Bu durum, her ne kadar hoşumuza gitmese de bu gerçeği kabul etmemiz ve stratejilerimizi buna göre planlamamız gerekiyor.

Yaşadığımız ortamda firmaların ya da firmalara hizmet sağlayan iletişim ajanslarının kriz iletişimi konusunda oldukça deneyimli, donanımlı ve üretken olmaları beklenirken, ortaya çıkan sonuç hiç de bu beklentiyi karşılamıyor.

Dünyamız ve ülkemiz büyük krizler atlatırken, milyonlarca insan bu gelişmelerden doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenirken, ticari firmaların nasıl tepkiler geliştirdiklerini hepimiz görüyoruz. En büyük eylem planları; firmaların ürünlerini bedava olarak insanların kullanımına sunmaları oluyor. Ulaşım, iletişim ve beslenme gibi temel tüketim alanlarında firmalar ürünlerini, bedavaya tüketiciye sunuyorlar. Toplumdan gelecek tepkileri engellemek adına ürünlerinin reklamlarını azaltıyorlar.

Bedava ürün ve hizmet, elbette ki kitleleri rahatlatmak konusunda etkilidir, ancak yaşanan kriz sonrası balkonuna bayrak asan sade vatandaşın tepkisinden çok da farkı yok. Daha bilinçli bir toplumla karşı karşıyayız artık, değilsek bile toplumu bu noktaya taşımak için çalışılmalıyız. İnsanlara bedava ürün ya da hizmet sunmak yerine, krizlere yol açan sebepleri ortadan kaldıracak kalıcı projelere destek verilmeli ve bunun iletişimi yapılmalı.

Çözüm: Krizleri Ortadan Kaldırmak

Bir sivil toplum kuruluşunu destekleyen, krizleri önlemek amacıyla kurulan bir platformu işler hale getiren bir firma, tüketici olarak beni çok daha fazla etkiliyor. Bir de sektör profesyoneli olarak bu desteklerin iletişiminin ne de güzel yapılacağını ve pazarlama stratejilerinizi nasıl olumlu etkileyeceğini düşünün. Gelecekte yaşanacak bir deprem öncesinde harekete geçen ve depremin olası etkilerini ortadan kaldırmak için sivil toplum kuruluşlarını destekleyen bir firmayı mı tercih ederdiniz, yoksa deprem alanında bedava ürün dağıtan bir firmayı mı? Elbette ikinci seçenekteki yardımseverlik ve sosyal duyarlılığa da fazlasıyla ihtiyacımız var ama krizleri oluşmadan önlemeye çalışmak çok daha önemli ve verimli.

İyi Bir Örnek: “Enerjini Koru”

enerjini-koruAz da olsa ülkemizde iyi örneklere rastlamıyor değiliz. Enerjisa, en ciddi krizlerden biri olan enerji krizinde, tüketici farkındalığı oluşturmak adına önemli bir sosyal sorumluluk kampanyasına imza atıyor. “Enerjini Koru” sloganı ile yola çıkan firma, topluma enerjinin bilinçli tüketimi ve tasarruf yöntemleri ile ilgili mesajlar veriyor. Kendisi enerji satarak para kazanan bir firma, “yeter ki sen kazan, ben kaybetmeye de razıyım” diyor! Bu hareketin, ucuz enerji satmaktan çok daha değerli ve saygın olduğuna inanıyorum…

İşte bu yüzden sosyal sorumluluk projelerine destek veren firmalar, tüketici tercihinde hızla diğer firmaların önüne geçiyor. Firmaların kurumsal iletişim yapılarının ve iletişim ajanslarının da kendilerini bu formata uydurmaları gerekiyor. Mevcutta olmadığını anladığımız (iyi birkaç örneği bunun dışında tutuyorum) kriz iletişim planlarının, uzun vadeye yayılması ve topluma kalıcı fayda sağlayan projelere odaklanması önem taşıyor.

Başarılı bir kriz iletişim planının yolu, krizleri ortadan kaldırmak ya da en azından toplumu daha bilinçli ve krizlere hazır bir noktaya taşımaktan geçiyor…

Yükselen Trend Programatik Satın Alma ve Faydaları

Dijital pazarlamanın yükselen trendi programatik satın almanın faydalarını sizinle paylaşmadan önce “Nedir bu programatik satın alma?” diyerek konuyu biraz aralamaya ne dersiniz?

Programatik satın alma, Dijital Pazarlama alanında geliştirilen yeni araçlar ile birlikte yeni bir dönemi başlatan ve son zamanlarda sıklıkla kullanılan en popüler dijital medya satın alma yöntemlerinden birisidir.

Programatik satın alma ilk olarak arama motoru reklamlarıyla başladı. Ancak bir sorun vardı, ajanslar ve teklif verenler anahtar kelimeleri ve teklifleri her dakika manuel şekilde kontrol ederek kampanyaları optimize etmek zorunda kalıyorlardı. Bu işlemleri otomatik olarak gerçekleştiren gelişmiş yeni araçlar operasyonel verimlilik ve iki tarafın da karlı bir sonuç elde etmesiyle sonuçlandı.

Programatik, arama motoru pazarlamasında ve display reklamlarda kullanılıyor. Programatik satın almanın en önemli noktalarından biri “veri”dir. Veri analizi “isabetli hedefleme” anlamına gelir. Buna otomasyon eklendiğinizde reklamı hedef kitleyle hızla buluşturabilir ve reklam yatırımından maksimum geri dönüş sağlayabilir, zamandan tasarruf edebilirsiniz. Programatikte en önemli avantaj, gerçek zamanlı satın alma ve gerçek zamanlı yayın takibi yapılabilmesidir. Biz buna Real-Time Bidding(RTB) diyoruz.Bu noktada sizi uyarmakta fayda var; herkes  Programatik Satın Almanın RTB ile aynı olduğunu düşünür ancak RTB sadece programatik satın almada kullanılan 4 farklı yöntemden biridir. Bunu unutmamalıyız.

İşte Programatik Satın Almanın 7 Önemli Faydası:

  1. Gelişmiş Hedefleme

Bilinçli hedefleme yapabilmek ve en doğru hedef kitleye ulaşabilmek için farklı kanallardan elde edilen verileri analiz etmemize olanak sağlar.

  1. Gerçek zamanlı hareket

Programatikte Real-time bidding rezervasyon ile yapılabiliyor ve reklamverenler satın aldıkları envanteri tek bir kanaldan optimize ederek yönetebiliyor. Tüm reklam verenlere açıktır. Eğer bir yayıncı envanterine en yüksek teklifi verirse ,ki bu teklif en yüksek ikinci teklifin bir kuruş fazlasıdır, gerçek zamanlı olarak o envanteri satın alabilir.

  1. Kişiye özel reklam

Bu yolla bütçe doğru hedefler için harcanmaktadır.

  1. Verimli reklam, boşa gitmeyen yatırım

Bu teknoloji markaların mesajlarını platform ve kanallar arasındaki çapraz karşılaştırmalarla, gerçek zamanlı sinyaller doğrultusunda, etkin bir şekilde yayınlamalarına yardımcı olur. Böylece reklamverenler doğru içeriği, doğru zamanda, doğru kişilere ulaştırma imkanı elde eder.

  1. Etkili kampanya ölçümü ve takibi

Reklam etkinliklerinin ölçümü firmalar için çok önemlidir. Firmalar reklam kampanyalarına büyük bütçeler ayırırlar bu nedenle reklamlarını daha bilinçli olarak takip etmek istemeleri gayet doğal. Kampanyanın hedef kitleye ne kadar etkin biçimde ulaştırıldığını ve kampanyası yapılan ürünün veya hizmetin ne ölçüde satışları etkilediğini ölçmemize imkan sağlar, takibini kolaylaştırır. Bu ölçümler sayesinde yapılacak hata en aza iner ve risk ortadan kalkar.

  1. Daha etkili reklam

Kendi ürün veya hizmetlerine en uygun olan reklam etkili bir reklam olacaktır. Etkili reklamlar firmaların maliyetlerini düşürür ve maksimum dönüşüm sağlayarak karlılığı artırır.

  1. Daha değerli reklam alımı

Programatik sayesinde ürünün avantajlarını mili saniyeler içinde başarılı bir şekilde yansıtarak, hedef kitlenin tamamına hitap edebiliyoruz.

Programatik Satın Almanın gittikçe yükselmesine hiç şaşırmamalı zira hepimizi 2017 yılında da etkisi altına alacak gibi duruyor.

Sosyal Medyada 365 Gün Kriz Yönetimi

Sosyal medyanın sevimli günleri artık çok geride kaldı. 29 Mayıs 2013 sabahı memleket yüzünü milliyetçilik, isyan ve gaz ile yıkarken iletişimciler ise akşamdan kalmışlardı. Şehit haberlerinin yaratmış olduğu günübirlik yas tutmalar yerini 3 aylık bir toplumsal olağanüstü hal’e bırakmıştı. Sen mi ben mi kutuplaşmasından doğan kocaman bir bebek bütün sektöre yayılmaya başladı. Markalar ve kurumlar tarafını seçip oyuna katılıp katılmamaya karar verene kadar çok uzun zaman geçti. Sessiz kalmak ile konuşmak arasındaki fark sosyal medyada varlığını gösteren her markayı bir tarafa yerleştiriyordu. Öyle ki Gezi Parkı protestoları döneminde olaya fiziksel olarak destek ya da köstek veren çoğu marka daha iletişim yapmadan önce linç ediliyor ya da baş tacı ediyordu.

twitter-serkan-balbal

Henüz ne yapacağına tam karar veremeyen markalar ve kurumlar 3 ay boyunca iletişimlerini yer yer keserken, planlanmış projeler, harcanmış bütçeler de bu döneme kurban veriliyordu. Sosyal medyanın Periscope ile faydalı kullanımına karşı, kitlelerin düşünce özgürlüğünü doyasıya yaşaması son yaşadığımız 10 Aralık 2016 Beşiktaş saldırısından sonra başka bir boyuta taşındı. Artık sosyal medya paylaşımları birer suç sayılıyor ve paylaşan kişiye hukuki işlem uygulanabiliyor. Bunun gerekçelerini tartışmak adeta yaşadığımız bütün politik süreçlerin nedenlerini tartışmaya benziyor. Sonuçta düşünce özgürlüğünün portalı ne olursa olsun vicdani muhasebelere takılabiliyor ve eleştirilebiliyor.

hasbro-twitter

Yaşadığımız bunca zaman, dijital mecralarda iletişim yapmak memlekette çok denklemli bir probleme dönüşürken en güvenli kınama mesajları yine teröre verdiğimiz şehitler adına yapılıyor. Son 3 yılda dijital mecra stratejistlerinin ve iletişimcilerinin öğrendiği şey ise eş zamanlı pek çok dinamiği izleme yetisi olduğunu düşünüyorum. Artık markanın vizyonu, amaçları ya da hükümet tarafından değerlendirilme durumunu gözetmek yerine toplumsal reflekslerimizi daha ön plana alarak aksiyon planı hazırlamak önem kazandı. Bu noktada çoğunuz bu dinamiklerin başında hükümet tarafından değerlendirilme durumunun hepsinin üzerine çıkacağını düşünüyor olabilirsiniz. Aşağıdaki birkaç örnek bu duruma alternatif yaratmakta oldukça başarılılar. Gerek aldıkları tepkiden geri basma durumu, gerekse direk olarak tepki göstererek fikrini ortaya koymalarıyla.

dogadan-twitter-aciklamasi

Kadınlar Ne İster videosuna gelen tepkilerden sonra markanın özür metni
 sabanci-aciklamasikagider

 

Video’nun ortaya attığı fikirden uzaklaşması ise yozlaşan bir halkın resmedilmesiyle gerçekleşiyor. Artık ne bindiğimiz taksiye, ne de gittiğimiz gece kulübüne güvenmememizi öğütleyen bu video çılgınca pek çok sosyal medya kullanıcısından tepki aldı. Hemen ardından marka geri bastı ve özür diledi.

hasbro-facebook

Bu özür dilemeler, pardon biz öyle düşünmemiştik demeler markaların kaçış yolu mudur? Hayır.

Markanızı, kurumunuzu sürekli özür dilemeye alıştırırsanız bir gün özrünüzü duyacak gerçek bir takipçi bulamayabilirsiniz. Her markanın, her sosyal medyacının çöpe attığı ‘’kampanyacı’’ kitle bir zaman sonra harcanan tüm bütçelerin mezarı olacaktır. O kadar içgörü raporu, o kadar strateji, yapmış olduğunuz bir hatadan dolayı sizi uzun süre prangalara bağlayabilir. Bu da kaybettiğiniz ana hedef kitleyi daha fazla çabalarla geri kazanmaya çalışmanıza neden olacaktır.

O halde Türk sosyal medyasında kriz yönetimi nasıl ele alınabilir?

Kriz için fiziksel yaraları beklemek yerine toplumsal reflekslere (iletişime yansıyan) daha özenli yaklaşmalı ve güncel olunmalı diye düşünüyorum. Kadınları tecavüze uğrayan ve kafası kesilerek çöpe atılan bir ülkede tecavüzle eşleşmiş Yeşilçam karakterleri kullanmamak bir örnek olabilir.

Susmak ve konuşmak arasındaki ayrım elbette ki her iletişimcinin inisiyatifinde olmayacaktır. Yukarıda bahsettiğim dinamikler birer parametre oluşturacak ve stratejik hesaplamaları yok sayacaktır. Bu durumda markaya sosyal medyanın dönemsel reaksiyonlarını iletiyor olmak daha güvenli bir yol olabilir. Yani işin özü bugün günlerden Fenerbahçe trending topic’ini iletmekten ziyade, öfkeli sosyal medya kullanıcılarının dönemsel refleksleri hakkında ufak bir içgörü raporu iş görecektir.

An itibariyle dijital mecra iletişimcilerinin hareket planı nedir?

Rakipleri beklemek.

Tam olarak bu! Her marka rakiplerin aksiyonlarını bekleyerek kriz yönetimini planlıyor. Bu da aslında oldukça gülünç bir durum ortaya çıkarıyor. Bir iletişim düşünün diğerleri ne dedi acaba diye umutsuzca bekliyor sonra da altta kalmayalım biz de yapalım bari diye harekete geçiyor. Kısacası bugün çoğu dijital iletişimci rakibinin hareketini bekliyor, rakibi de onları bekliyor. Karşılıklı flörtleşme sonucunda erkek tarafı kızı dansa kaldırıyor ve ortaya bir kınama ya da iletişim yavaşlatma çıkıyor.

Sonuç olarak Türkiye’de geleneksel mecranın hız ve hacim olarak bir tık ötesinde olan dijital mecralarda iletişim yapan pek çok kimse kriz yönetimi kavramını dönemselden ziyade bütün bir yıla yaymaya mahkum. Yaşadığımız topraklarda o kadar çok krize neden olabilecek bir gündem varken kriz yönetimi kavramı başka bir sayfaya hatta ön sayfaya taşınmaya zorunlu hale geliyor.

Obrigada!

Yeni Trend: İyi Yaşam, Güzel Yaşlanma

“Bu kadar uzun yaşayacağımı bilseydim, kendime daha iyi bakardım.” Eubie Blake, 96 Estetik kaygılarımız ve güzelleşme çabamız tarih boyunca var olmuş ve artmaya devam etmiştir. Güzellik sektörü deyince akla kozmetik ve cilt bakım ürünlerinden artık çok daha fazlası geliyor çünkü günümüzde “wellness” denen bir kavram gelişmiştir. Güzellik sağlıkla bütünleşince sektörde çok daha geniş fırsatlar karşımıza çıkmaktadır.

Bilimin geldiği son noktada yaşlanma sürecinin yavaşlatılabilir olması, uzayan yaşamın sağlıklı bir şekilde geçirilmesini gündeme getirmiştir. Geleceğin trilyon dolarlık pazarı wellness “iyi yaşam ve iyi yaşlanmak” olarak tanımlanabilir. İyi yaşam günümüzde herkesin ulaşmak istediği bir amaç olarak karşımıza çıkıyor. Kişinin beden ve ruhen iyi yaşam standartlarına ulaşması ve bu standartları sürdürmesi bulunulan çağ ve çevre koşulları dolayısıyla ne yazık ki dışarıdan müdahaleyi de beraberinde getiriyor.

guzel-yaslanma

İnsanların besin takviyesi, egzersiz programları, fitness koçları, alternatif tıp ve anti-aging terapileri, kozmetik dermatoloji ve kişisel bakım ürünleri konusunda daha fazla para harcamaya başladıklarını görüyoruz. Bu konuyu biraz daha derin araştırdığımızda şu inanılmaz sonuçla karşılaşıyoruz: Genel anlamda güzellik sektörünün büyüklüğü 200 milyar dolar civarında! Bir bakış açısı oluşturması açısından giyim sektörünün ciro olarak üç katı büyüklüğü denilebilir. Sadece yüz cilt bakım ürünleri bile küreselde 20 milyar dolarlık bir kategoriye sahiptir. Bu inanılmaz büyük bir ekonomik fırsat demektir. Özellikle genç nüfusun kişisel bakım ve sağlıklı yaşama yönelmesi bu talebi sürekli arttırmaktadır. İşin özü herkes güzel ve sağlıklı olmayı amaçlamaktadır.

Kozmetik pazarının Türkiye’deki büyüklüğü 3 milyar dolara ulaştı. Genelde eczanelerde ve özel kliniklerde satılan bu ürünler son dönemde Türkiye’de de hızlı bir büyüme sürecinde. Yapılan yasal düzenlemelerin bir sonucu olarak ilaç kar marjlarının da düşmesiyle eczacılık sektörü bu alana yöneldi. Pazardaki yeni trend ise tedavi edici özelliği bulunan ancak ilaç gibi yan etki yaratmayan dermokozmetik ve anti-aging etkiler sunan ürünler oldu.

Türkiye’de dermokozmetik pazarının her yıl en az yüzde 10 civarında büyüyeceği tahmin edilmektedir. Fransız L’oreal, özellikle Vichy, La Roche Posay gibi markalarıyla Türkiye’de dermokozmetik pazarının oluşumuna öncülük etti. Yine Fransız Pierre Fabre ise, 2003 yılında Eau Thermale Avene markasıyla Türkiye pazarına girdi. Dünyanın önde gelen kozmetik ve dermokozmetik şirketleri Türkiye’de genellikle kendileri operasyonlarını yönetseler de birçok yabancı marka distribütörleri kanalıyla oyunda yer alıyor. Aynı zamanda ürün müdürü olarak görev aldığım Lotis Pharma 2005 yılından beri NeoStrata, Hamilton gibi dermokozmetik alanında kendi alanında uluslararası 6 lider firmanın ürettiği yaklaşık 450 ayrı ürünü ithal ediyor. Dermokozmetik sektöründe yerli markalar da son yıllarda yarışa katılmaya başladı. Cosmed, Dermotek, Biota gibi yerli markalar sadece yurt içi talebi karşılamak için değil, ihracat için de yatırım yapmaktadır.

Ancak dermokozmetik ürünler gibi, yüksek marjlı, hızla büyüyen ve verimi yüksek işlerde en büyük dezavantaj kesinlikle çok fazla tercih seçeneğinin olmasıdır. Bu sektörde yapılan harcamaları çoğunlukla kadınlar kontrol ettiğinden şirketler kadınlara hizmet ederken veya satış yaparken çok dikkatli olmaları gerektiğini anlamalılar. Şu zamana kadar pazarlama yönündeki uğraşlarının sınıfta kaldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Birçok kadın küresel ölçekte yetersiz hizmet kalitesi görüyor, toplum içerisinde daha az değer veriliyor, iş hayatlarında arka planda kalıyor, bazen hafife alınıyor ve cinsiyet ayrımcılığına maruz kalıyorlar. Kadınların firma yüzü gibi sahada tanıtım temsilcisi olarak konumlandırılıp erkeklerin yönetim ve üst düzey yöneticilikte baskın olmaları, bu sebeple aslında kadınların ne istediklerini tam olarak anlayamamaları ve ürünler konusunda kararsız davranmaları da ele alınması gereken apayrı bir konudur. Bu sektörün ilerleme kaydedebilmesi için en önemli ihtiyaç ise yatırımdır. Devletler bu konulara ilgi duymaz ve desteklemezse, büyük fonları yöneten şirketler araştırma ve geliştirmeden uzak bir şekilde, kısa sürede kar elde etmeye bakarsa bu endüstri güvenirliğini zamanla kaybedebilir. Değerli bilim insanlarının ufuk açan çalışmalarının yanında yatırım yapabilen cesur girişimcilerin rolü bir o kadar büyüktür. İnsanoğlunun gençlik ve güzellik tutkusu ise bu yeni ve heyecan verici pazarın kriz dönemlerinde bile büyümeye devam edeceğini garanti etmektedir.

Geleceğimizin kuşakları: Y ve Z

Evlerimize ilk kez televizyon girdiğinde tüm insanlık adeta büyülenmişti. Herkes için büyük bir devrimdi. Uzak diyarlardaki insanları izliyor, günler sonra ancak haberimiz olacak gelişmelerden anında haberdar olabiliyorduk. Tek kanallı hayatlar tek yönlü bilgi bombardımanında akıp giderken, iletişim çağına geç yaşlarında yetişmiş nesiller ilerleyen teknoloji karşısında şaşkınlıktan öteye geçemiyordu. Dünya tarihi için çok kısa bir zaman diliminde ise televizyon çoğu insan için sıradan bir nesne, sadece karşısında vakit geçirilen bir objeye dönüştü. Ardından ise hayatımıza bilgisayarlar girdi.

Bilgisayarların ilk ortaya çıktığı yıllar 1960’lardı. Elbette o zamanlar hiç de yaygın değildi. Ebat olarak yayılamayacak kadar büyükler ve yapabilecekleri olarak ise çok sınırlıydılar. Ancak hızla ilerleyen teknolojiyle birlikte boyutları küçülürken işlem kapasiteleri arttı. Yalnızca geçtiğimiz on senelik zaman dilimine bile baktığımızda ilerlemenin dudak uçuklatıcı hızda olduğunu görürüz. Yalnızca maddi durumu güçlü ailelerin evlerinde gördüğümüz bilgisayarlar fiyatların ucuzlaması ile birlikte de en yoksul kesimlerin bile ulaşabileceği konuma geldi. Ve en sonunda ise internetin hayatımıza girmesi ile de bilgisayarlar bambaşka bir role büründü ve yeni bir çağa adım attık. Dijital çağ.

Bu yazımızın konusu dijital çağın içinde büyüyen ve bu dijital çağın tam göbeğine doğan kuşaklar. Y ve Z kuşakları.

ABD’li psikolog Abraham Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisinde her insanın en üst ihtiyacının kendini gerçekleştirmek olduğunu ifade eder. Her insan belli aşamalardan geçmesinin ardından kendini gerçekleştirmenin ve kişisel potansiyelini ortaya çıkarmanın peşine düşer. Bundan 30-40 yıl önce bir insanın kendini gerçekleştirme hedefi ile bugünkü genç kuşaklar arasında ise büyük bir uçurumun olduğu ise yadsınamaz bir gerçek. Dijital dünyanın ve teknolojinin içine doğmuş, babasının 20’li yaşlarda tanıştığı tabletleri ve telefonları bebekliğinde oyuncak niyetine kullanmış bir çocuğun ise büyüdüğünde kendini dijital dünyada var etme çabası neredeyse kaçınılmaz. Üstelik Endüstri 4.0 ile birlikte yeni nesil üretim sistemlerinin tüm iş hayatını yeni baştan yazdığı günümüzde bu da bir zorunluluk haline gelmişken.

Türkiye olarak durmadan ve bıkmaksızın kalabalık genç nüfusumuzla övünür ve bunun gelişimimizde ki en önemli potansiyel olduğunu iddia ederiz. Onların büyük işler başarmalarını bekler, ülkemizin adını dünyada en iyi şekilde duyurmalarını isteriz. Bu kuşakların gelecekte dünyaya yön vereceklerini iddia eder ve üstelik buna da inanırız. Peki genç kuşakların potansiyelini ortaya çıkarmasına ne kadar imkan tanırız? Bu soru ise en can yakıcı haliyle gündelik hayatımızın her alanında karşımızda durur.

z-kus%cc%a7ag%cc%86iDünyanın önümüzdeki 100 yılını Endüstri 4.0’ın belirleyeceği herkes tarafından kabul edilen bir gerçek. Gelişmiş ülkeler Endüstri 4.0 alanına yaptıkları yatırım ve yetişmiş kalifiyeli elemanları ile şimdiden büyük bir yarışın içine girdiler. Tüm dünyada tam anlamıyla Endüstri 4.0 rüzgarı esiyor. Dev şirketler pazarda ayakta kalabilmek ve rekabet gücünü koruyabilmek adına Endüstri 4.0’a yatırım yapıyor. Dünya devleri bir bir fabrikalarını Endüstri 4.0’a uyumlu hale getiriyor. İş hayatının ve üretimin önümüzdeki yıllarda tamamen dijitalleşeceğin ise artık kaçınılmaz bir gerçek.

Peki ne yapmalıyız? Bu alanda toplumun tüm kesimleri ortak hareket etmeliyiz. Resmi kurumlar, şirketler, girişimciler ve sivil toplum kuruluşları öncülüğünde tüm millet olarak topyekün bir Endüstri 4.0 seferberliği başlatmamız gerekiyor. Aksi takdirde yalnızca önümüzdeki 100 yılı ıskalamakla kalmayacak aynı zamanda üretimdeki gücümüz kaybederek dünya liginden de çekilmiş olacağız. Geleceğimize yapacağımız yatırım içinse ihtiyaç duyduğumuz en önemli etken yukarıda da belirttiğimiz gibi her zaman övündüğümüz genç potansiyelimiz.

Bu nüfus teknolojiyi kullanmayı çok iyi biliyor. Bir an evvel bu genç kitleyi tüketici olmaktan çıkarıp üretici olmaya teşvik etmeliyiz. Eğitim sistemimizi kısır tartışmalardan çıkararak düşünen, araştıran, geliştiren ve gerçekleştirip hayata sokan insanlar yetiştirmek üstüne sil baştan tasarlamalıyız.

Aynı zamanda hali hazırda kendini geliştirmiş Y kuşağına daha fazla imkan tanımalı ve bu kuşağın Z kuşağına örnek olacak başarılara imza atmalarının önünü açmalıyız. Başka ülkelere göç etmelerini izlemeyi bırakmalı ve araştırma-geliştirme yapabilmeleri için ödenekler oluşturmalıyız. Onları teşvik ederek yerli programları bir an önce geliştirmeleri için kapsamlı bir yol haritası hazırlamalıyız. Yanlış yapmalarından korkmamalı, onları ikinci sınıf yönetici statüsünden çıkarıp karar verici aşamalarda görevlendirmeliyiz. Göreceğiz ki yalnızca bulundukları kurumların değil, tüm ülkenin ufkunu açacaklar. Kendi aralarındaki rekabet ülkeye bir heyecan ve tatlı bir çekişme getirecek. Kendi içlerinde yarış dünya çapında bir yarışın içinde olmamızı sağlayacak.

z-kus%cc%a7ag%cc%86i-1Z kuşağını ise içlerine doğdukları dijital dünyada üreterek kendilerini gerçekleştirebileceklerine şimdiden inandırmalı ve teknolojiyle yoğrulmuş bir eğitimin içinde kendilerini geliştirmelerini sağlamalıyız. Hayallerinin peşinden koşmak için cesaretlendirmeli, kendilerine güvenlerini pekiştirmeliyiz. Mutlu ve üretken bir toplumu ancak bu sayede inşa edebiliriz. Yoksa çok övündüğümüz Türk Hava Yolları’nın, otostop uygulaması Uber’in 15’de biri olduğu gerçekliğiyle yaşamaya devam etmek zorunda kalırız.

Tüm bunların ardından ise Türkiye olarak biz çağımızın neresindeyiz ve son sanayi devrimi Endüstri 4.0’a ne denli hazırız? Bu sorunun en iyi cevabını veren kişi Siemens Türkiye Genel Müdür Yardımcısı Ali Rıza Ersoy verdiği bir röportajda bu soruyu şu şekilde yanıtlıyor: “Tabi ki henüz hazır değiliz. Şu anda kavramsal tartışmalar başındayız ve yolun çok başındayız. Ama gecikmiş değiliz. 2. ve 3.’yü kaçırdık. Ama eminim bunu kaçırmayacağız. Şu anda Türkiye’nin 2 ile 3 arasında olduğunu söyleyebilirim. İyi başladık kesinlikle kaçırmayacağız.

Evet! Endüstri 4.0’ı kesinlikle kaçırmamalıyız. Kaçırmak gibi bir lüksümüz maalesef yok. Yalnız bizim değil, hiç bir ülkenin Endüstri 4.0’ı ıskalamak gibi bir şansı bulunmuyor. Elimizdeki potansiyeli bir an önce harekete geçirerek hem yeni kuşaklarımızın önünü açmalı hem de onların kendilerini gerçekleştirerek mutlu olmalarını sağlamak en büyük görevimiz. Çünkü onların başka ülkelerin çocuklarından ve gençlerinden hiç bir eksiği yok. Hatta çok daha fazla heyecanları, çok daha fazla yetenekleri ve istekleri var. Yeter ki onları ortaya çıkarmalarına yardım edelim.

Peki o zaman, daha ne duruyoruz?

İyi İş Fikirleri Bulmak İçin Yapmanız Gerekenler

İş fikirleri, her insanın kafa yorduğu bir konudur. Fakat iyi bir fikir bulmak gerçekten zordur. Yaratıcılık ve inovasyon üzerine edinilmiş beceriler yeni iş fikirleri ortaya çıkartmak da yardımcı olabilir. İyi ve ilginç iş fikirleri bulabilmek için sürekli bu konu üzerine düşünmeniz gerekir. Algılarınızın açık olması ve fırsatları yakalayıp değerlendirirseniz iş fikirleri girişimcilik özelliğinizi destekleyecektir. Peki iyi fikirler nasıl bulunur?

Network

Araştırmalara göre ne kadar çok insan ile iletişim kurarsanız ve ne kadar çok deneyim yaşarsanız beyin de o denli esnek olmaktadır. Böylece beynin yeni bağlantılar kurma ve eski bağlantıları yapılandırma potansiyeli artıyor. Yani çevreniz ne kadar çok genişlerse ve ne kadar çok şey deneyimlerseniz yaratıcılığınız da o denli artıyor.

Problem Çözmek

İyi fikirler bulmak için halihazırda var olan problemleri çözerek işe başlayabilirsiniz. Problem çözmek, girişimciliğe atılan ilk adımdır. Kendi hayatındaki problemlere yaratıcı çözüm bulabilen kişiler başkalarının hayatında da fark ve çözüm yaratırlar. Böylece onların hayatlarını kolaylaştıracak iş fikirleri geliştirmeniz mümkün olur. Örneğin çayı sıcak tutmak ihtiyacı üzerine termos fikri bulunmuştur. Yangını söndürmek için yangın söndürücü yapılmıştır. Bulaşıkları yıkamanın zorluğunu bilenler bulaşık makinesi tasarlamıştır. Öncelikle yapmanız gereken problemi tanımlamak, ihtiyacı belirlemek ardından da çözüm için iyi bir fikir bulmak. Mark Zuckerberg, bildiğiniz gibi Harvard’daki üniversite öğrencilerinin birbirleriyle haberleşmesi için Facebook’u kurmuştu. Şimdi ise şirket tartışmasız bir dünya devi haline geldi.

Öngörülü Olmak

Var olan problemler dışında iyi iş fikirleri bulabilmek için öngörülü de olmak gerekir. İleride oluşabilecek problemlere sunacağınız çözümler, devrimci niteliğe sahip olurlar. Güneş enerjisi, solar teknolojiler ve fosil yakıtların eksikliği ile ilgili ihtiyaçların yakında ortaya çıkacağını düşünen ElonMusk, bu problemleri öngörmüştür. Bunun üzerine güneş enerjisi kullanan teknolojiler ve elektrikli araçlar üreten bir şirket kurmuştur.

İnsanların Hayatlarını Kolaylaştırmak

İnsanların hayatlarını kolaylaştırırsanız size güvenirler ve sizin ürünlerinizi talep ederler. Kullanıcı dostu ürün ve fikirler her zaman talep edilir. Arabalar insanları bir yerden başka bir yere ulaştırarak kolaylık sağlar. Diş fırçası yardımı ile dişlerimizi temizleyebiliriz. Bilgisayarlar yardımıyla bilgiye kolayca ulaşırız. Tüm bu ürünler gündelik hayatımızı kolaylaştırır.

“Müsaitseniz Akşama Size Geleceğiz.”

Evden eve komşuluk ilişkilerinin çok yoğun yaşandığı son yıllardı sanırsam. 1970’lerden sonrada hiçbir komşuluk ilişkisi eskisi gibi olmadı.  Bu ilişkiyi ‘de en güzel tarif eden cümlede
“Müsaitseniz akşama annemler size gelmek istiyor.” olmuştur.  E tabi o zamanlar ne cep telefonu vardı, ne de Whatsapp.  Şimdi bunu hatırlayan ne kadar kişi vardır bilinmez. Fakat şöyle bir gerçek var ki , değişen dünya ile yaşlanıyoruz ve her birimizin ağzından “ah o eski günler” cümleleri dökülüyor. İşte tamda bu noktada işletmelerin de farkındalık kazanması ile günümüzde markalarda bir nostalji, bir retro rüzgarı gitmektedir.

Kozinets, Brown ve Sherry Retro pazarlamayı 4A ile tanımlaşmıştır. Allegory yani marka hikayesi, Arcadia yani idealize edilmiş marka toplumu, Auro yani marka özü ve Antinomy yani marka paradoksu. Bu çerçevede eski hatırlarımız idealleştirilir.

6200379704_b1405fe992_b Markalar geçmişe ait güzel duyguları ön planda tutarak Retro pazarlama ile bağ kurma ve nostalji odaklı bakış açısı yaratmaktadır.  Bu yenilikler tükendiğinden dolayı değil aksine “eskiden daha iyi veya ilk gün kalitesinde” değerlerini çağrıştırıyor. Tabi ki “Damak” çikolatanın karton ambalajda satılması gibi, yeni ürünlerin eski ambalajları ile satılmasında içeriyor.  Bu bir anlamda unutulmuş markaların canlandırılması ve yeniden revaçta olması amacıyla da eski ve yeni sentezini de kapsamaktadır. İşte bu noktada değişen müşteri kitlesi ve bu kişilerle bağ kurabilmek post modern tüketici bağlamında önemlidir.  Yavuz Odabaşı’nın da belirttiği gibi postmodernizmin tüketicisini yoran, teklik değil çeşitlilik içeren ve alışılmış değil sıra dışı çekici olması gereken bir yanı vardır.

Retro pazarlama ve nostalji içerikli pazarlama kampanyalarının çabası yapıları ve yaşam biçimleri gereği farklılaşmış tüketiciyi tek bir potada toplama isteğidir. Peki ya sonra? Bulunduğumuz toplumda sosyal sınırlarda kendini kurtararak özgürleşme çabasında olan, kimlik arayışına girmiş ve bunu da farklılıkları ile göstermek isteyen bir tablo vardır. Geleneksel toplumun yok olması ve postmodern dünyanın önerdiği ütopyalar sonucunda doğan kimlik arayışında da tüketim objeleri ve markalar yardıma koşmuştur.

migros-kartpostal-4

70’ler, 80’ler ve 90’lar temaları şuandaki toplum için gayet akılcı ve işe yarar bir görüntü ortaya koymaktadır fakat bundan 10 sene sonraki toplum bunların çoğunu hatırlamayacaktır. En basit örneği sizlere geçtiğimiz Yılbaşından örnek verebilirim. “Çiçeksepetin’in” çok tatlı bir nostaljik tatlar kutusu bulunmaktadır ve bunun içinde Horoz şeker, leblebi tozu ve sulu göz gibi çocukluğumuzu yansıtan şekerler bulunmaktadır. Bu kutuyu evin büyük bireyleri bir heycanla karşılamış olsada Z neslinden gelen ve her kafadan ayrı konuşan ufaklıklara çok yabancı objelerdir. Onlar için sadece tad önemlidir.

07030456_large
Peki 10 sene sonraki toplumun şuandaki kimlik arayışında bir çok dala ayrılmış bireyler olduğunu düşünürsek onları nasıl Retro veya nostalji altında toplayacağız?  Gelen cevapları duyar gibiyim. “E onlarında kendi nostaljisi olacak.” Evet doğru fakat bu nostalji daha kişisel, daha özel ve katı olacaktır. Yani Yeşilçam yansımalı bir Migros reklamı veya “Sana Yağ” Retro ambalajı  televizyon gibi kitle iletişim aracında ki reklam ile pek bir anlam ifade etmeyecektir. İşte tam bu yüzden de “Big Data” devreye girmektedir. Üstünde çok fazla tartışma dönse de önümüzdeki dönemin inovasyonu, rekabetçi gücü ve verimliliği olarak firmaların fazlaca işine yarayacak bir araçtır. Bu sayede markalar daha kişiselleştirilmiş şekilde sosyal medya ve mail aracılığı ile insanlara kendi nostaljisini yaşatabilecek. Yani Retro- Nostalji bağlamı kalıcı olsa da yöntemi değişecek ve genelden özele indirgenmesi gerekecektir. Postmodern tüketicinin incelenmesi ve değerlendirilmesi oldukça karmaşık olsa da şirketlerin şuandan başlayarak büyük verileri depolaması gerekmektedir. Bu şekilde bunların analizi ile segmentlere yönelinebilinir ve ileriye dönük tahminlerden faydalanabilinir.

Düşündürücü nokta diyelim: Zamanın da Prima sertifakası vardı bilen var mı bilmiyorum.  Hala evde bir yerler de durur . Tabi ki o zamanlar ne bilgisayar vardı nede başka bir teknoloji ürünü. Ama olsaydı eğer büyük verinin sağlayabileceği bilgiler  ile şuanda çocuğu olan yaşıtlarıma gelen retro-nostalji ambalajlı  bir adet yeni emici güçlü ürün veya sosyal medya da bir resim ; marka sadakatini pekiştirir ve bir Word of mouth daha yaratır mıydı?

Ne demiş Sun Tzu;

“Koşullar ne kadar lehinize de olsa yeni durumlara göre planlarınızda zaman zaman değişiklikler yapmakta fayda olacağını unutmayın”