Konuk Yazar Selen Kartal’dan Yazı Dizisi ”Kurumsal Yoldan Çıkanlar”

 

 

Selen Kartal_Original_80243

1988 Balıkesir doğumlu Selen Kartal, Boğaziçi Üniversitesi ekonomi bölümünden mezun olduktan sonra Coca- Cola Company ile pazarlama dünyasına adım atmıştır. Coca- Cola Company,  Netmarble Turkey’de pazarlama bölümlerinde yöneticilik görevlerinde yer aldıktan sonra global bir spor pazarlaması ajansı olan Infront Sports & Media AG’nin Türkiye Pazarlama Müdürü olarak profesyonel kariyerine devam etmektedir.

Bizler de kendisinin yeni başladığı yazı dizisini Pazarlama Türkiye’ye konuk ederek ele aldığı girişimcilik sektörü hakkında yaklaşımını sizlere aktarmak istedik. Keyifli okumalar.

Kurumsal Yoldan Çıkanlar – Bölüm 1 – Bumerangla

 

1-zyLl7d4TCR8Hb_baOcjeHQ

Taze girişimcilerle mini röportaj serisi , “ start-up” dünyasına açılan minik bir pencere…

Girişimcilik…

Son dönemde birçok yeni mezunun kalbinde küt küt atan, hayallerini süsleyen ve günden güne büyüyen bir ekosistem, kendi işinin patronu olma sevdası…Ama bir yandan da hala birçok kişinin sapmaya korktuğu bir yol, sapmadan önünü göremediğin bir rota…

Ön görmesi zor, yaşadıkça keşfedilebilen ama gitmesi de bir o kadar keyifli…

Kurumsal yoldan çıkanlar içerik serisi”, üniversite yılları boyunca çalışıp didinip, staj üstüne staj biriktiren ve o gökyüzüne uzanan plazalarda büyük hayalleri olan beyaz yakalı kahramanlarımızın yeni rotalar oluşturma hikayesidir.

1-pBVHqe9H2Jf8_AXrqja5Aw

İşte Anlam Arayışı

Kariyerine uluslararası kurumsal firmalarda başlayan; bir süre sonra, kafasını bolca meşgul eden işte anlam arayışı sorularına kulak veren (sonuçta günlük vaktimizin minimum 3 te 1 ini işimize harcıyoruz değil mi?), en sonunda da anlamı girişimcilikte bulan (başka bir hayat mümkün!) “taze girişimciler”le bir röportaj serisidir. Belki de hepimizin zaman zaman hayalini kurduğu ama bir türlü o ilk adımı atamadığı girişimcilik dünyasını; kurumsal yoldan çıkan ve start-up dünyasına adım atanlara sordum. Start-up dünyasına minik bir pencere açmak ve girişimcilerin serüvenlerini merak edenlerle paylaşmak belki biraz cesaret verir dedim.

Serinin ilk bölümüne ise, girişimcilik sürecine “yakınen” tanık olduğum sevgili arkadaşım Gizem Sercan Ünsal’a sorularımı yönelterek başladım. Meğer “yakınen” tanık oldum sanarken, bilemediğim göremediğim ne çok şey varmış!

Keyifli okumalar!

1.Bölüm // Gizem Sercan Ünsal ve Bumerangla

1-jEW27gLHLzt3ie1etJ-x6Q
Bumerangla.com — Kirala deneyimi yaşa!

İTÜ Çekirdek bünyesinde yer alan 2016 Bigbang finalistlerinden “deneyimi kiralama” platformu Bumerangla’yı ve hayata geçiş hikayesini, kurucusu Gizem Sercan Ünsal’la konuştuk.

1-gKnyO_iHPY4zgfo8gMLqwQ

Bumerangla kurucusu Gizem Sercan Ünsal

Paylaşım ekonomisi nedir, ne değildir diye merak edenlere özel ilk bölümün hikayesi; Bumerangla:

KYÇ: Bir otobüs yolculuğundasın ve yanına oturan hafif yaşlıca teyzeyle tatlı bir sohbete başladınız. “Ne iş yapıyorsun kızım, çalışıyor musun?” dedi. Cevabın ne olurdu?

G.Ü: Bir internet platformum var teyzecim, orada fotoğraf makinesi, bisiklet, ses sistemi gibi ürünleri kişiler birbiriyle paylaşıyorlar, ben de onlara bu servisi sağlayarak paylaşımlarına aracı oluyorum.

KYÇ: Kurumsal yoldan çıkmaya karar verdiğin anı hatırlıyor musun?

G.Ü: Öncelikle bunu bir yoldan çıkma olarak da değil de yolu zenginleştirme olarak görüyorum. Geçişken bir yapıdayız artık, startup kültürünün inovasyon temelinde bazı kurumsalların içine girdiğini de görmek sevindirici. Soruya gelince kendi girişimimi kurmalıyım dediğim tek bir an yok, bu bir süreç. İş hayatımızda o kadar çok emek veriyoruz ki, bu emeği daha anlamlı ve fayda yaratan bir iş için kullanmak istedim ve sosyal girişimciliğe adım attım. Girişimcilik alanım olarak paylaşım ekonomisini seçmiş olmam ise tüketime bir alternatif yaratma isteğiyle kurumsal hayatımda yaptığım pazarlamaya gizli bir başkaldırış. Pazarlamanın temelinde kişilerin ihtiyaçlarından fazlasını satın almaları yönünde tüketim kültürünü destekleyen bir yaklaşım var. İsteklerimizi heveslerimizi paylaşarak yaşayacağımız ve tüketmeden deneyimlerle zenginleşeceğimiz bir yol paylaşım ekonomisi ve ben de kişilerin böyle bir kullanım alışkanlığı kazanabilmeleri için aracı olmak istedim.

KYÇ: Peki kendi işini kurmaya neden karar verdin?

G.Ü: Bumerangla Türkiye’de ilk olan bir platform, eğer olsaydı var olan böyle bir girişimin de parçası olmak isteyebilirdim. Yani demek istediğim illa kendi işinizi kurmanız gerekmiyor vizyonuna ve yaptığı işlere inandığınız başka bir ekibin parçası olmayı da seçebilirsiniz. Kendi işinizi kurmanın güzelliği ve bir yandan da en büyük zorluğu ise tüm işi kontrol ediyor olmanız. Pazarlama, finans, operasyon, iş geliştirme her şey sizde!

S.K: Korktun mu? Korkunla nasıl başa çıktın?

G.Ü: Girişimci olmak risk almak demek. Daha önce test edilmeyen bir konsepti test ediyorum ve kültür değişimine oynuyorum. O yüzden evet korktum. Çok büyük adımlar atmadan önce belirsizliği netleştirmek adına girişimcilik ekosistemi bu alanda imkanlar tanıyor. Çok büyük yatırım ve zaman harcamadan küçük testler sunabiliyoruz. Tabii ki kurumsaldaki “dur her şey mükemmel olmalı o yarım punto bile o kadar önemli!” yaklaşımınızdan ayrılmanız gerekiyor ki hız kazanmalısınız.

Biz platformumuzu girişimcilik terimiyle MVP (Minimum Viable product*) olarak çıktık, yani planladığım hizmetin uygulanabilir en temel özellikleriyle yayına aldık ve kullanıcılardan aldığımız geri dönüşlerle geliştirmeye devam ediyoruz. Böylelikle yıllar harcayıp mükemmel hale getirip “aaa bu iş tutmuyormuş!” demektense yolda karar verilebiliyor.

*MVP: Kafanızdaki ürün veya hizmetin uygulanabilir minimum (ve temel) özelliklerine sahip çıktısıdır.

KYÇ: Bumerangla sence hangi sorunu çözüyor?

G.Ü: Paylaşım yaklaşımıyla bir taraf normalde harcayacağından çok daha az bir miktarla deneyimine kavuşurken diğer taraf da elindeki eşyaları kiralayarak ek gelir sahibi oluyor. Böylelikle tüketime ve atıl duran kaynaklara alternatif sunarak farklı deneyimler yaşamak isteyen kişilerin, bu zamana kadar adres edilmemiş ihtiyaçlarına bir çözüm getiriyoruz.

KYÇ: Şimdi tekrar en başa dönelim, bu yaşadığın tecrübelere istinaden “gene olsa gene girişimci olurum!” diyor musun?

G.Ü: Girişimciliğin zorluklara sahip olmasına rağmen, bir hayal kurup onu gerçekleştirmek ve yaptığın işle değişimin öncüsü olabilmek kesinlikle çok heyecanlı ve tabii ki gene olsa gene yapardım.

KYÇ: Ve son sorum, girişimci olmak isteyenlere vereceğin 3 tavsiye ne olur?

G.Ü: 1- Girişiminiz eğer teknoloji üzerine olacaksa şimdiden iyi bir yazılımcı çevresi edinin.

2- Fikrinizi paylaşın, fikir alışverişinde bulunun. Bu birçok girişimci gibi benim de başta tereddütlü yaklaştığım bir konuydu. İnanın çoğu kişi bir girişim kurarak sizin gösterdiğiniz fedakarlığı göstermeye hazır değil ve fikrinize de saygı duyacaklardır. Fikrinizi paylaşın, geri bildirimlere açık olun, tüm sorulara net ve tatminkar cevap verebiliyorsanız hazırsınız demektir.

3- Girişim fikriniz olmasa bile şimdiden girişimcilik seminerlerine katılın, diğer girişimleri ve kurucularını dinleyin. “Yalın girişimcilik” gibi bu alandaki kitapları okumaya başlayın. Kafanızda girişimcilik ekosistemi ve girişiminiz şekillenmeye başlayacaktır. En azından bu bilgileri kurumsalda da kullanabileceğinize emin olabilirsiniz.


Bumerangla’yı denemek için Bumerangla.com adresine göz atmayı unutmayın :)

#kurumsalyoldançıkanlar #girisimcininyolu

 

Tüm Zamanların En iyi Satış Filmleri

Film hayranı iseniz, bu mesleğe iyi aşina olma ihtimaliniz var.

1940’larda bir bavul satan ikonik Fuller Brush’tan, Marvel’in yarattığı kahramanlara kadar, Hollywood filmlerinin ilk icat edildiği zamanlardan beri satış sanatını romantikleştirdi. Alıcı ile satıcı arasındaki psikolojik satranç oyunu bir şekilde izleyicilere özgün bir izlenim bırakıyor. Bu kalite, prodüksiyon, oyuncular, senaryo ve bir çok sebepten olabilir. Izleyiciler farklı bir prodüksiyon izlediklerinde hikayeyi beğenseler bile, “bu Hollywood tarafından çekilseydi …” diye düşünmüyor değiller. Onlara bunu düşündüren tam olarak ne? Gelin şöyle bir başarılı yapımlara bir göz atalım.

Tüm Zamanların En İyi Satış Filmleri

1) İkinci El Araba (1980)

Kurt Russell, Robert Zemeckis’in satış hicivinde devlet senatosu için koşmayı hayal eden bir araba serserisini canlandırıyor. Vazgeçilmez olan klişeler 1980’de de oldukça etkiliydi. Öyle ki, Russell’ın konuşkanlığı, çekiciliği ve karizması, günümüzde hala etkili olan tavırları 35 yıl önceden veriliyor. Russell karakterinin sık sık tekrarlanan “Güven bana!” sloganı, her iyi satış elemanının mükemmelleştireceği mantra haline getiriyor. O sahneye bir göz atın derim!

2) Bir Satıcının Ölümü (1985)

Arthur Miller’ın dönüm noktası oyununun Emmy ödüllü uyarlaması, CBS’de televizyona uyarlanmış bir film olarak gösterildi. John Malkovich ve Stephen Lang’ın muhteşem bir şekilde desteklediği Dustin Hoffman’ın ölümünden kaçan Willy Loman’ı canlandırdığı Miller’ın acımasız öyküsünü trajik yaşama uyarlıyor. Amerikan Rüyasının başarısızlığı için kapıdan kapıya satışları bir metafor olarak kullanarak, “Bir Satıcının Ölümü”, değiştirilemeyen bir erkeğin yüreksiz bir portresidir ve değiştirilemeyeceğini ispatlar.

3) Günü Yakala (1986)

Robin Williams, “Öldürülen Şairler Derneği” nde öğrencilere “carpe diem” sözcüğünü öğretmeden üç yıl önce ironik olarak “Günü Yakala” başlığı ile güçlü bir performans gösterdi. 1950’lerde yoksulluk ve boşanma ile mücadele eden orta yaşlı Yahudi bir satış elemanını oynayan Williams, Saul Bellow’un klasik romanının her inceliğini yaşadı ve yaşattı diyebiliriz. Yürek burkan bu hikayede doğal satış becerilerini en kötü zamanda kaybeden, başarısızlık ile karşı karşıya gelen adamın bu kasvetli portresi aslen CBS televizyonunda yayınlandı.

4) Bebek Boom (1987)

Diane Keaton, başını kaşımak için bile zamanı olmayan, çalışmaya odaklanan, kendini “Kaptan Leydi” ilan eden J.C. Wiatt karakterine hayat veriyor. Tanımadığı bir akrabası tarafından ona miras kalan öksüz bir bebeğe bakması gerekir. Bu güçlü yönetim danışmanı, bir çocuğun yetiştirilmesinin bir milyon dolarlık sözleşmeyi müzakere etmekten daha fazla direnç gerektirdiğini öğrenir. İşini kaybettikten ve bir çiftlik satın aldıktan sonra, aşırı stresli olan Wiatt, kendi markası olan organik bebek maması satmaya başladığında gerçek çağrısını keşfetti. Yorucu bir girişimcilik ve yaratıcılık hikayesi olan “Baby Boom”, iş dünyasında ve hayatta bir kırılma noktasının kılık değiştirme fırsatı olabileceğini gösteriyor.

Buarada, ‘baby boom’ bebek doğumlarında yaşanan ani patlamaların demografi terminolojisinde ve de halk arasındaki adıdır. 1950-60 yılları Amerika’da böyle bir olguya sahne olmuştur.

5) Kalay Adamları (1987)

Barry Levinson’ın Baltimore Üçlemesi’nin ikinci ayağı olan “Tin Men” 1963 yılında aliminyum ticaretiyle uğraşan iki satıcının karıştığı bir trafik kazasıyla başlıyor. Biri iş hayatında yaşadığı başarısızlıklar, diğeri de özel hayatının verdiği sıkıntıyla ateşlenen iki adam hınçlarını birbirlerinden çıkarmaya kalkar. Başrollerini Richard Dreyfuss ve Danny DeVito’nun paylaştığı “Tin Men” özellikle oyuncularının performanslarıyla parlayan etkileyici bir komedi.

6) Glengarry Glen Ross (1992)

David Mamet’in Pulitzer ve Tony ödülü kazanmış filmidir. Film, isteksiz alıcılara istenmeyen emlakları satmak için birçok etik veya kanuni olmayan yola (yalanlardan ve dalkavukluktan rüşvete kadar) başvuran, dört umutsuz emlakçının hayatlarındaki iki günden parçalar gösterir. Hikaye, kısmen, David Mamet’in 1960’ların sonunda Şikago’daki bir emlak ofisinde daktilograf olarak çalıştığı dönemden kalma tecrübelerine dayanır. Mamet’in özenilmiş masalı acı bir şekilde netleştiğinde, anlıyoruz ki bazen satış yapmadan önce ruhunuzu satmanız gerekir.

7) Tommy Boy (1995)

Farley, şirketini ayakta tutacak kadar yeni işler üretmekle görevli olarak müşterileri ile bağlantı kurmanın, fantezi sloganlardan ve sağlam el sıkışmalarından fazlasına bağlı olduğunu; Bu onların ihtiyaçlarını dinlemek ve hakiki insanlık ile cevap vermekle ilgili olduğuna inanır.

8) Elmas Adamlar (2000)

Usta bir satıcı işvereninin ısrarı üzerine bir çömezi yetiştirmeye başlar. Hayatı tek başına yollarda geçmiştir ve şimdi bir başkasıyla ortaklık yapmak zor gelmektedir. Zamanla çaylaktan da öğreneceği şeyler olduğunu fark eder. “Diamond Men” adeta yeniden keşfi bekleyen bir mücevher.

9) Savaş Lordu (2005)

“Savaşın Efendisi”, kötü tanınmış bir silah satıcısının gerçek hayattan esinlenerek, AK-47’leri Afrikalı savaş ağalarına satmanın, yaşlılara ortopedik ayakkabı satmaktan çok farklı olmadığını belirtiyor. Sonuçta, hepsi müşterinize saygıyla yaklaşma meselesidir. New York’taki mahalleye silah dağıtmaktan haydut ülkelere silah dağıtmakla geçen küçük bir silah satıcısının yükselişini ve düşüşünü çizen bu karanlık komik gerilim, Nicolas Cage’i en etkileyici rollerinden biri ile canlandırıyor.

10) Mutluluk Peşinde (2006)

“Bir Satıcının Ölümü”, satış işgalini boşuna bir sembol olarak kullanırken, bu ilham verici drama onu olumlu, yaşamı değiştiren bir meslek olarak sunar. Will Smith, Chris Gardner rolünden dolayı Akademi Ödülü adaylığına layık görüldü. Bu satış elemanı, kendisinin ve beş yaşındaki oğlunun bir dizi şanssız mali arıza sonrasında evsiz kalır. Gardner tüm zorluklara rağmen daha iyi bir yaşam arayışı izler.

11) Aşk ve Diğer Uyuşturucular (2010)

Kurgusal olmayan anı Sabit Satış: Bir Viagra Satışçısının Evrimi üzerine kurulu olan bu romantik dram, Jake Gyllenhaal’ı kaygısız etik ve reddettiği bir cevapla Pfizer’in 1 numaralı ilaç itici olmasına yardımcı olan iddialı bir ilaç şirketi olarak canlandırıyor. Bir aşk hikayesi olarak pazarlanmasına rağmen filmin, sağlık satışlarının rekabetçi dünyasına benzetmesi, onu izlemeye değer kılıyor. Gyllenhaal’ın çekiciliği, hemşirelerden geçerken ya da doktorlara rüşvet verip vermediğinde, onun için çalıştığı endüstrinin ahlaki açıdan şüpheli uygulamalarına rağmen onun için kök salmamıza neden oluyor.

12) Cedar Rapids (2011)

TV şovlarının hayranları “Parklar ve Eğlence” sigortacılarla ilgili bu düşük anahtarlı gülücüğün tadını çıkaracak; Ancak bitmeyen bir ticaret sözleşmesi ile uğraşan herkes bununla da alâkalı olur. Komik Adam Ed Helms, çok korunaklı ve masum olan, daha önce hiç bu otelde kalmamış, naif bir sigorta şirketi olan Tim Lippe’i canlandırıyor. Şirketi tarafından Iowa’daki Cedar Rapids’deki “büyük metropol” in önemli bir toplantısına gönderilen Tim’in doğuştan gelen pozitifliği, hafta sonunu geçirdiği alaycı satış görevlileri üzerinde dönüştürücü bir etkiye sahiptir. İş yerinde dostluk hakkında “Cedar Rapids” adlı mütevazi ancak ilgi çekici bir komedi ziyarete değer.

Gereksiz Olmamak İçin Kendimizi Gerekli Kılmak

gereksiz-kilmak

Sapiens’in yazarı Harari’nin son kitabı Homo Deus-Yarının Kısa Tarihi’ni yayınladığından itibaren geçen kısa süre içinde bir çoğumuz duydu ve okuma listesine şimdiden ekledi. Kitap bize insanın geleceğine dair çok sayıda bilgi sunuyor. Elbette herkesin Harari’nin görüşüne katılmasını beklemek mümkün değil. Ancak Harari kitapta çok önemli tespitlerde bulunurken gelecekte karşımıza çıkacak yeni bir toplumsal sınıftan da bahsediyor ki, hem ülke hem de toplum olarak anlattıkları bizi oldukça yakında ilgilendiriyor.

Harari’nin bahsettiği sınıfın adı gereksizler sınıfı. Peki kim bu gereksizler sınıfı? Kimlerden oluşuyor ve toplumdaki yerleri ne? Harari Gazeteci Mehveş Evin’e verdiği röportajda Gereksiz sınıf’ terimini bilerek kullandığını, ve kavramın çok provokatif olduğunu bildiğini belirterek sözlerine şu şekilde devam ediyor:

“Kişisel olarak hiçbir insanın gereksiz olduğunu düşünmüyorum tabii. Bu terimi, sistemin bakış açısı olduğu için kullanıyorum. 20. yüzyılın sonuna dek insan, özellikle ekonomik ve askeri olarak sistem için gerekliydi. Devletler, savaşa döndürmek ve fabrikalarda çalıştırmak için insana ihtiyaç duyardı. Dünya savaşlarına bakarsanız, kadınların seçme hakkını kazanmasının bir nedeninin, devletlerin kadınlara ihtiyaç duyması olduğunu görürüz.

Birileri savaşırken birilerinin de fabrikalarda çalışması gerekiyordu, üstelik kadınlar çok faydalı olduklarını gösterdi ve ülkeler peş peşe kadınlara seçme hakkını verdi.

Peki insanlar artık sisteme faydalı değilse ne olacak? Askeri anlamda bunu yaşıyoruz bile. Artık savaşlar için milyonlarca insanı askeri almak gerekmiyor. Elit güçler yetiştiriliyor, özel harekat güçleri ya da drone kullanacak insanlar gibi. Ordular giderek sofistike ve otonom teknoloji kullanımına yöneliyor.

1416912865_e__itimlii__sizlik2Kimi insanlar, askeri değerini yitiriyor. Aynısı sivil hayatta, ekonomide de geçerli: Mesela kendi kendine çalışan arabalar, taksi şoförlerini işinden edebilir. IBM’in Watson’ı doktorların yerini, algoritmalar borsacıların yerini alabilir. Borsacı olacağım diye finans okuyan biri 10 yıl sonra iş bulamayabilir.”

Harari’nin saptamaları teknolji ve bilim üretmeyen toplumlar için de aynı zamanda bir uyarı niteliğinde. Özellikle insan gücü kaynağına güvenen ülkeler, gelişen teknoloji ve insan gücünün her geçen gün biraz daha devreden çıkmasının sonuçlarıyla yüz yüze kalmaya başladı bile. Üstelik hızla gelişen teknoloji, kendisini üreten ülkelerin büyük avantaj kazanmasına ve gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerin aradaki farkı kapatmasına imkan tanımıyor. Her yeni buluş, her atılan adım arayı biraz daha açarken uçurumu da derinleştiriyor.

Türkiye olarak biz de kendi iç sorunlarımızla boğuşmak ve Maslow hiyerarşisine göre can güvenliği gibi temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için büyük bir uğraş içine girerek dünyadaki gelişmeleri ıskalamaya devam ediyoruz. Bu durum ise karşımıza çıkacak daha büyük sorunları özellikler ekonomi alanında şimdiden tetiklemeye başladı. Bir türlü frenleyemediğimiz kur artışları ve önüne geçemediğimiz enflasyonla işsizlik rakamlarının nedenlerinin altında siyasi problemler kadar gerçek anlamda hayata geçirmediğimiz endüstriyel atılım da bulunuyor.

TÜİK’in son verilerine göre işsizlik rakamlarımız istikrarlı bir şekilde artış gösteriyor. Yani her geçen gün çalışmayan ve üretmeyen, Harari’nin deyişiyle gereksiz konuma düşen insan sayımız ve bu insanların nüfusa oranı artıyor. Hatta 15-24 yaş arasındaki genç yaştaki işsizlik oranımız 3,5 puanlık artış ile %22,6 oldu. Tüm yaş gruplarındaki oran ise 1.6 puan artışla yüzde 12.1’e yükseldi.

genc_issizligiVerilere baktığımızda tablonun hiç de iç açıcı olmadığını söylemek mümkün. Geleceğe baktığımızda ise bu rakamların artacağını söylemek yanlış olmasa gerek. Peki yaklaşık her dört gençten birinin işsiz kalmasına neden olan sebepleri aşmak mümkün mü?

Doğruları söylemek gerekirse; yalnız bizim değil, gelişmiş ülkelerin dahi bu soruna tam anlamıyla bir çözüm üretebilmeleri henüz mümkün görünmüyor. Çünkü Endüstri 4.0 ile hayatımıza giren otomasyon sistemleri ve akıllı fabrikalarda faaliyet gösteren robotlar insan gücüne duyulan ihtiyacı minimuma indirdiği gibi çok daha ucuza üretim yapma şansı tanıyor. Bundan daha bir kaç yıl öncesine kadar insanların faaliyet gösterdiği alanlarda robotlar ve programlar boy gösteriyor. Belki de ilk yapmamız gereken bu durumun bilincine varmak.

Ülkemizdeki bir çok kuruma baktığımızda dünyadaki yeni gelişmelerden ve teknolojiden ya haberdar olmadıklarını ya da haberleri olsa bile çok uzakmış ve gerçekleştirmesi imkansızmış gibi davrandıklarını görüyoruz. Her ne kadar teknolojiye ayak uydurup insanlar yerine robotları ikame edip çalışanları işten çıkarmasalar da; küresel rekabette geriye düştükleri için batmanın eşiğine geldiklerine veya iflas ettiklerine şahit oluyoruz. Kısaca, sonuç değişmiyor ve yeni işsizler olarak karşımıza çıkıyor. Kapanan kurumlardan çıkan ya da işini gelişen teknolojiye kaptıran yeni işsizlerin bir iş bulması da hiç kolay görünmüyor. Çünkü teknolojiye ve yeni üretim sistemlerine yani Endüstri 4.0’a kendini hazırlayamamış ve uyum sağlayamamış çalışanlara artık ihtiyaç duyulmuyor. İhtiyaç duyulmadıkları için de gereksiz konuma düşüyorlar.

O zaman, değişen dünyayı hep beraber kabul ettikten sonra hızla altyapı dönüşümümüzü tamamlamalı ve elimizdeki iş gücünü bu yönde eğitmeliyiz. Genç kuşakların eğitiminde dijital dünyayı daha iyi tanımalarını sağlamalı ve sadece birer tüketici olmaktan kurtararak üretici konuma geçmeleri için çalışmalıyız. Şirketlerin dijital dönüşümlerine destek vermeli, onlara yol gösterici kapılar açmalıyız. Bu dönüşümü sadece özel kurumların sırtına yüklemeyi bir kenara bırakıp, devlet olarak da onlara fayda sağlamalıyız. Kısaca top yekün bir seferberlik başlatarak hep beraber el ele vermeli ve değişen dünyada biz de varız demeliyiz. Gerisi ise zaten kolay.

Her Şey Planın Bir Parçası

“Biz hikâye anlatıcı bir ırkız.”                                                                                                             

 John Wick

Hikâyeler akılda kalmanın, fikir vermenin ve ikna etmenin en iyi yoludur.  Hikâyeler insanlarla bağ kurmamızı sağlar. Bir ürünü pazarlarken, bir projeyi veya hizmeti sunarken ya da fark yaratmaya çalışırken hep iyi bir hikâyeye ihtiyacımız vardır. Marka hikâyesi yaptığımız işin ne olduğuna dair bilgiyi ulaştırır. Bu işe nasıl başladığımızı ve neden başladığımızı da anlatabiliriz, işimizi en iyi anlatan bir olaydan da bahsedebiliriz. Burada en hassas konu ürünün kimliğine yakışır bir hikâye bulmaktır.

Hikâye anlatımında kullanılan en önemli faktör ise kahramanlardır. Ünlü çikolata markası Godiva, sadakatin, başkaldırının, tutkunun timsali haline gelen ve pek çok sanatçıya ilham veren Lady Godiva’nın hikâyesinden esinlenmektedir.  Hikâyeye göre halk 11. yüzyılda İngiltere’de uygulanan ağır vergi koşullarından isyan etmektedir. Vergileri arttıran Lord’un eşi Lady Godiva halkın isyanlarına kayıtsız kalamaz ve onlardan yana olur. Bu tavırdan çok rahatsız olan Lord eşine at sırtında, çıplak olarak şehrin sokaklarında dolaşması koşuluyla vergi yükünü azaltacağını söyler. Eşinin buna cesaret edemeyeceğine inanan Lord baskıları bu şekilde kıracağını düşünür. Lady Godiva çok sevdiği halkı için atının üzerinde vakur bir şekilde geçişini yapar. Bu durumu öğrenen halk, dükkanlarını kapatır ve kimse sokağa adımını atmaz. Lady’nin bu cesur davranışı karşısında, ona duydukları derin saygıyı gözlerini kapatarak gösterirler. Sonunda Lord eşine verdiği sözü tutmak zorunda kalır. Godiva çikolataları Lady’nin efsanesini günümüze kadar taşımaktadır. Hikâyenin temel amacı, marka farkındalığını artırmak ve tüketicide “Lady Godiva’nın ruhunu taşıyoruz” algısı yaratmaktır. Çikolatanın şık bir marka imajı oluşturmasında tutku, asalet ve kadın faktörlerinin etkin bir rolü olmuş olabilir.

hikaye

Küçük çiniler önce küçük bir resimdir, bittiğinde ise görkemli bir freski oluşturur. Büyük markalar tam olarak bunun farkındalar. Promosyon ve indirimler satın alma dürtüsünü geçici olarak harekete geçirse de sadakat yaratmakta çok başarılı sayılmazlar. Büyük şirketlerin temelinde ürün ve hizmet performansının yattığını biliyoruz. İkonlaşmış markaları incelediğimizde birbirine benzeyen ortak özellikler görebiliriz. Bu markalar kalite, yaratıcılık ve tasarım gibi alanlarda üstünlüklerinin sağlayabileceğinden çok daha ileriye giderek müşterileri ile duygusal bağlar kurmayı başarmışlardır. Ancak bir yandan hikâye anlatımında da ustalaşarak kurulan duygusal bağların sürdürebilir olmasını sağlamışlardır. Bu başarılı markalar sahip olmayı istedikleri toplam etkiyi ve sonuçları oluşturmak için hikâyelerin, stratejilerin, hatta küçük ölçekli taktiklerin önemini biliyorlar. Her şey planın bir parçası gibi işliyor.

İşi bilimsel yönüyle ele aldığımızda beynimizin rasyonel anlatımlarla karşılaşınca çabucak sıkıldığını ve aldığı bilgiyi yeterince verimli bir şekilde işleyemediğini görüyoruz. Oysa iş dünyası bunun gibi kurumsal ve soyut mesajlardan ne yazık ki vazgeçemiyor.  Oranlar, veriler, uzun cümleler beynin küçük bir alanını uyarırken, hikâyeler beynin birçok bölgesini çalıştırıyor. Princeton Üniversitesi’nde nörobilim profesörü Uri Hasson 2016 yılında TED’de yaptığı bir konuşmada hikâye dinlerken beynimizin nasıl çalıştığını laboratuvar çalışmasıyla açıklamıştır. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) tekniği ile farklı bireylerin aynı hikâyeyi dinlerken benzer beyin aktivitelerine sahip olduklarını görmüşlerdir. Hikâye başlamadan önce farklı beyin aktivitesi gösteren kişiler, aynı hikâyeyi dinlemeye başladıklarında beyinleri senkronize bir şekilde çalışıyordu. Üstelik gerçek bir hikâye dinlediklerine bu senkronizasyon artış gösteriyordu.  Görünen o ki bir hikâye ile aynı anda birçok kişide istenilen etkiyi uyandırabilmek hayal değil.

Tüm dünyada en çok satanlar listesinde pek çok kitaba sahip bir yazar olan Seth Godin’in  de dediği gibi, “insanlar paralarını mal ve hizmetler için harcamazlar, onların asıl para ödedikleri şey; ilişkiler, hikâyeler ve sihirdir…” Tüketiciler artık samimiyetsiz reklamlardan çok sıkıldı. Broşürler, billboardlar, televizyon reklamları, posterler her yerde ve çok sayıdalar. Giyindiğimiz kıyafetler, kullandığımız otomobiller bile reklamın bir parçası… Bu fazlalık içerisinde markalar kaybolup gidiyor, çünkü birşeyden çok fazla olduğunda algılama güdüsü kendini kapatıyor. Algılamamanın da ötesinde rahatsızlık hissi bırakabiliyor ki bu pazarlama dünyasında karşılaşılan en kötü senaryolardan biridir. Çoğu insana göre reklamcılıkta en güçlü unsur ise doğruluktur. Bir düşünün; hikâyenizden daha doğru, daha gerçek bir reklam olabilir mi?

Bir Fincan Starbucks Kahvesinin Kaç Yıl Hatırı Vardır.

Biz Türklerin ünlü bir sözü vardır, bunu herkes bilir; “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” Bu söze ithafen, şu soruyu sormak istedim: ” Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı varsa, bir fincan Starbucks kahvesinin kaç yıl hatırı vardır?” Soru her ne kadar bir matematik sorusu gibi görünse de, bu bir matematik sorusu değil, bir pazarlama sorusu ve ne yazık ki cevabı da matematikteki kadar kolay bulunmuyor, ya da cevabı herkes bulamıyor.
Kahve, bizler için her zaman bir içecekten daha fazlası olmuştur. O yüzden; “Gönül ne kahve ister, ne kahvehane, gönül sohbet ister, kahve bahane.” sözüyle, muhabbetin ve birlikteliğin bizler için önemli bir ihtiyaç olduğunu dile getirmişiz. En önemli günlerde bile kahveyi baş tacı yapmışız. Eğer kahve sırf sohbet ve birliktelik için içilseydi, bugün kahve dendiği zaman akla ilk Starbucks gelmezdi.
starbucks-kahvesi“Hatır” bizler için önemli olan bir şeydir. İşte bu yüzden bir fincan kahvemizin bile kırk yıl hatırı vardır, işte bu yüzden hatır için çiğ tavuk bile yeriz. Ancak “hatır” her zaman işe yaramıyor. Starbucks,” Hatrına bir kahvemizi için” demiyor. Hatır için çiğ tavuk yiyen bizler, Starbucks kahvesini hatır için içmiyoruz, “Starbuks kahvesi” olduğu için içiyoruz. Eğer sırf hatır için kahve tüketilseydi, bugün Starbucks diye bir marka belki de hiç olmazdı.
2008 verilerine göre dünyada en fazla kahve tüketen ülke, kişi başına 12 kg’la Finlandiya, Finlandiya’yı, Norveç, İzlanda ve Danimarka takip ediyor. Türkiye bu sıralamada 107. sırada. Yılda ortalama kişi başına 0,4 kg kahve tüketiyoruz. Kahve tüketiminde dünya sıralamasında gerilerde kalırken, çay tüketiminde, kişi başına yılda 7,54 kg (2014) çay tüketerek, dünyada ilk sırada yer alıyoruz. Ama bir bardak Starbuks kahvesinin yarattığı hazı, çayda alamıyoruz. Kahveden 19 kat daha fazla çay içiyoruz; ama Starbucks’ta daha fazla zaman geçiriyoruz.
Starbucks’ı Starbucks yapan güç nedir? Keramet kahvede mi, yoksa bardakta mı? Eğer keramet kahvede ise, dünyada en fazla kahve üreten Brezilya neden bir Starbucks yaratamadı. Eğer keramet bardakta ise, kahve sunumunu porselen bardakta değil de, karton bardakta yapan Starbucks neden daha çok tercih ediliyor?
Sizce 1 kg kahve mi daha ağırdır, yoksa 3 gram kahve mi? Bu da bir matematik sorusu değil, birçok bilinmeyenden oluşan bir pazarlama sorusu. Brezilya’da işlenmemiş bir kahvenin kg fiyatı 4,5 lira, Starbuks’ta satılan bir bardak kahvenin fiyatı ortalama 8 lira. Bir bardakta 3 gram kahve olduğunu düşünürsek, 3 gramlık kahveye, 1 kg kahvenin neredeyse iki katı bedel ödüyoruz. Yani 1 kg kahve, 3 gram kahveden daha az değerli bizler için. Eğer her şey daha fazla üretmekle olsaydı, bugün Starbucks’tan söz etmezdik bile.

starbucks-coffeStarbucks, sosyal medya pazarlamasından, dijital pazarlamaya kadar pazarlamanın tüm nimetlerini, doğru stratejiler ve politikalarla kullanan bir kahve devi. Gençleri çok iyi tanıyor, her kültüre adapte olma yolunda, ancak her kültüre ayak uyduracağım diye, özümsediği değerlerden vazgeçmiyor, hatta o değerleri daha da güçlendiriyor.
Starbucks sadece kahve satmıyor! O kahvenin içerisine o kadar değerli şeyler koyuyor ki, belki de kahve, içilen en son şey oluyor. Starbucks ismini, markasını, prestijini ve kalitesini satıyor, kahve ise sadece bir içecek olarak kalıyor.
Öyle ki, satılan asıl ürünün önüne, onlarca başka değerler yüklemek, o değerleri benimsetmek ve kahveden daha çok o değerlerle anılmak büyük bir pazarlama başarısından başka hiçbir şey değil. İşte o yüzden , bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı varken, günümüz jenerasyonun da, bir karton bardakta sunulan Starbucks kahvesinin hatırı ölçülemiyor. O yüzden ki, Starbucks’ı Starbucks yapan güç ne kahvede ne de bardakta, yine o yüzden ki, 3 gram kahve, 1 kg kahveden çok daha büyük. Başarı her zaman matematikle ölçülmüyor, Starbucks bunun en büyük örneği.

Tüketmeme Üzerine Bir Pazarlama Modeli

Pazarlama ile ilgili çok basit bir formül oluşturmak istesek, bu formülün öğeleri ne olurdu? İhtiyaç, ürün, pazarlama, tüketici ve tüketim… İhtiyaçlar, ürünü belirler; pazarlama, ürünü tüketiciye sunar ve tüketici de kendisine sunulan ürünü tüketir. Şimdi gelin, yeni ve daha iyi bir formül için bu zincirin son halkasını yani “tüketimi” yeniden formatlayalım.

İletişim ve pazarlama, sıklıkla birbiri ile iç içe geçen, birbirine hizmet eden iki kavram. Pazarlama ve iletişim uzmanları da bu iki kavramın sahadaki uygulayıcıları. İşini başarıyla yapan iletişimciler ve pazarlama uzmanlarının ortak özelliği, oldukça zeki ve etkileyici insanlar olmaları. Bu tespiti, alan profesyonellerini mutlu etmek ya da kendi egomu okşamak için yapmıyorum; kitlelerin algısını yönetme yeteneğine sahip insanların hakkını vermek için yapıyorum. Peki ama bu zeka topluluğu ve etkileme gücü, gerçekte neye yarıyor ya da daha iyi bir dünyaya nasıl hizmet eder?

tuketim2Bir Frankenstein Öyküsü

Mary Shelley’nin romanında anlatıldığı gibi Victor Frankenstein (Çoğu insan ortaya çıkan canavarın adının Frankenstein olduğunu düşünse de bu isim, onu ortaya çıkaran bilim insanının soyadıdır.) aslında iyi bir amaç uğruna bilimi ve zekâsını kullanmıştı. Onun amacı; hastalıklara son verebilmek için insan ırkını yeniden tasarlamaktı ama sonuç bir felaket oldu.

Pazarlama dünyası da sürekli kendi canavarını mı üretiyor diye düşünmek gerekiyor. Günümüz pazarlama stratejilerinin çoğunluğu daha fazla ürün satmaya ve bunun karşılığında daha fazla ve hızlı tüketime odaklanıyor.

Daha fazla ürün, daha fazla üretim ve daha fazla kaynak kullanımı demek; oysa hepimiz biliyoruz ki kaynakları sınırlı bir dünyada yaşıyoruz. Bu sınırlı kaynaklardan tüketilebilecek çok sayıda ürün üretmek için çok sayıda insan, insanlık dışı çalışma şartlarında uzun mesai saatleri harcıyor. Çin ve Bangladeş gibi ülkelerde, günlük 3 Dolar yevmiyeleri ile milyonlarca işçi, bu tüketim çarkına ürün yetiştirmeye çalışıyor.

Bu kadar ürün yükünü pazarlayabilmenin en kolay ve belki de kaçınılmaz yolu, fiyatları sürekli aşağıya çekmek. Tüketici sürekli ucuzlayan, aynı zamanda kalitesizleşen ürünlere yönlendiriliyor. Üretim stratejilerini kalite üzerine kurgulamış firmalar, bugün pazarlama aksiyonlarında en pasif olanlar. Stratejilerini daha fazla ürün satma ve hızlı tüketime odaklamış firmalar ise pazarlama uzmanlarını bu stratejiyi sahiplenmeye zorluyor.

Sonuçta daha fazla emek karşılığı kasaya giren para aynı olduğu için ne patronlar, ne üreticiler, ne de pazarlamacılar tatmin oluyor. Tüketici ise yiyebileceğinden daha fazla kalitesiz yiyeceğe, giyebileceğinden daha fazla kalitesiz giyeceğe ve yaşamının her alanında kaliteden uzak ürünlere sahip oluyor. Ortaya çıkan tabloda patron mutsuz, üretici mutsuz, pazarlamacı mutsuz ve tüketici mutsuz…

Bu süreç, aşırı kaynak kullanımı, kötü çalışma koşulları ve sağlık sorunları gibi pek çok önemli problemi de beraberinde getiriyor.

tuketim1alternatif

Alan Mutlu Satan Mutlu 

İnsanoğlu karşılaştığı her zorlukta kendisine bir yol bulmuşken, saydığımız tüm bu problemlerin üstesinden gelmenin bir yolu var mı?

Aşırı tüketimi besleyen pazarlama stratejilerinden vaz geçelim, patronları daha kaliteli üretim yapmak konusunda ikna edelim. Tüketicilerin nicelik yerine nitelik ile tatmin olmalarını sağlayacak iletişim stratejileri ve tüketim alışkanlıkları geliştirelim.

Dur bakalım şampiyon, yavaş ol biraz mı diyorsunuz?

Ben de tam olarak bunu söylüyorum; biraz yavaş olalım…

Daha kaliteli ama daha az üretim, kaynak kullanımını azaltır ve çalışma koşullarını iyileştirir mi? Pazarlama ve iletişim uzmanları daha fazla ama kalitesiz ürün satma baskısından kurtuldukları için daha nitelikli işler üreterek, daha fazla iş tatmini yaşarlar mı? Daha az ama kaliteli ürün satışından aynı geliri elde eden patron, kurtulacağı pek çok yük sebebi ile rahatlar mı? İhtiyacını göreceği kadar kaliteli ürüne sahip olan tüketici, mutlu olur mu? Bu değişim, daha iyi bir topluma hizmet eder mi?

bazi-harcamalar-olmasa-da-olur

Olmasa da Olur

Çevremdeki pazarlama ve iletişim uzmanlarının yakınmalarına sıklıkla şahit oluyorum. Daha kaliteli işler için daha fazla zaman ayırmak, daha nitelikli işler üretmek, tüketiciye daha iyisini sunmak istiyorlar, istiyoruz. Üretilen işlerin daha fazla değer görmesi ve iş tatmini de ancak böyle mümkün. Bir de sosyal sorumluluk duygumuzun tatmin olması var ki o da pastanın üzerindeki çilek.

İşte size güzel bir örnek; Darüşşafaka Cemiyeti’nin “Olmasa da Olur” sloganıyla yürüttüğü eğitime destek projesi. Projenin uzun süredir yayında olan ve kampanyanın mesajını bize son derece başarı ile aktaran kamu spotu, ihtiyacımız olmayan şeyleri tüketmek yerine, eğitime yatırım yapmanın çok daha iyi olduğunu anlatıyor. Projeyi ve iletişim ürünlerini hazırlayanların ellerine sağlık.

İnanın ütopik bir fantezi peşinde değilim, sadece daha iyi bir dünya istiyorum…

Cemal Süreya’dan Emoji ve Gif’lere Yolculuk

1-H7oSnBW97aohzocSTBpTvg

Kocaman lafların mahiyetini yitirmeye başladığını ve open ended cümlelerin hisleri anlattığı stratejisini zamanında yakalayan ustamızın bir bildiği varmış.

mIRC, ICQ, Windows Messenger’la başlayan ifade alanlarımız Yonja, Myspace’le profil oluşturmalara doğru ilerlerken içerik üretiminin formatları Facebook’un yayılımı ile şapka değiştirmeye başladı. Hot or Not’la başlayan Harward odasındaki küçük yolculuk, kocaman markaların şu anki algoritma vs görünürlük savaşına kadar ne kadar medya yatıracağına kadar ilerledi.

Kullanıcı tarafından bakıldığında ise bu bahsi geçen alanlar, günlüklerden, sınıftaki arkadaşlara küçük kağıtlara yazılmış notlardan daha fazlasını söyleyebilecekleri platformlarda nefes almak olarak karşılandı diyebiliriz.

İfade etmek, aktarmak ve ben buradayım demek bize teknolojiyle gelen birer fayda diyebiliriz. Bugün memlekette 39 milyon insan Facebook’ta bir şeyler anlatıyor ve izliyor. Herkesin ne anlattığı kendine. Şimdi fokus olduğum tek şey ifadenin geldiği son nokta.

1-cDc4Ux45y3TKy0FZmF9-Cw

Ruh hali, isyan, düşünce, merak gibi içimizden çıkan her şeyi anlatabildiğimiz platformlarda ağırlımızca beğeni ve RT alıp tatmin oluyoruz. Her şeyin başı ben de buradayım ve +1 demekle başladı.

Facebook’ta durum güncellemesi, arkadaşın paylaştığı kedi videosu yetmemeye başlayınca diğer mecraların ve beraberinde getirdikleri ifade biçimleri yükselmeye başladı. 140 karakterde anlat, ya da gel video ile anlat, video kesmedi mi o zaman süslü püslü fotoğrafla anlat. Yeter ki anlat!

Bence sosyal medyanın zehirli tarafı bağımlılık yaratması değil, iletişimi daraltmasıdır.

1-65VYoNc0pvLYTQEv-VJhZg
                                                       En yakın arkadaşlarımla yılbaşı akşamı ve yılbaşı anı
Düşünsenize bırakın metrobüste geçirdiğiniz zamanı, bir araya gelmek için program yaptığınız arkadaşlarınızla bile aslında fiziksel bir araya gelmekten başka bir şey yapmıyorsunuz. Ben şu yukarıdaki tabloya dahil olmamdan daha hüzünlü bir şey bilmiyorum. Bu fotoğrafı çektikten hemen sonra paylaştım ve şu an eleştirdiğim şeye dahil oldum.
Peki Cemal Süreya’dan buraya gelirken biz kendimizi nasıl ifade etmeye devam ediyoruz? Bunu en güzel şekilde Adam Leibshon’ın Giphy sunumu aslında bize anlatıyor.

Yazı, videoya, video fotoğrafa , fotoğrafta emoji ve gif’lere dönüştü. Arada bir yerlerde mizahın iletişime etkisi ile Caps ve Meme’ler de iletişim pastasından payını aldı. Yani makro anlatımlar mikro anlatımlara dönüştü. Bunun üşenmekle mi alakası var yoksa bu mikro anlatımlar bizi daha mı doğru yansıtıyor?

Twitter geçtiğimiz dönemde markalara sadece emoji hedeflemesi yaparak reklam yapabileceklerini söyledi. Ondan önceki haftalarda Facebook markaların kendi emojilerini yapabileceklerini açıkladı. Bunların birbirini izlemesi bir tesadüf değil aksine ifadelerin daha iyi nasıl satın alınabileceği gibi bir gerçeği ortaya çıkarıyor. Sıcacık bir yaz gününde ofiste çalışıyorsanız ve bunu üzgün emoji ile paylaşıyorsanız artık iki sokak ötedeki havuz üyeliği satan otelin hedeflemesine girmiş bulunuyorsunuz. İfadeniz ihtiyaca, ihtiyaç ise satın alınabilir bir duruma dönüşmeye başladı.

Giphy’nin kurucusuna göre gif’ler bütün düşünce paylaşımlarının üstünde bir yaratıcılık ve etki alanı oluşturuyor. Kendisi iletişimin telefonla başladığını sonra yazıya döküldüğünü sonra sembolizmle küçüldüğünü ve en son gif’lerle hızlı ve etkili sonuca ulaştığını söylüyor.

1-JqokurdPjfX69Igdg4fZGQ

Tabi bu dijital alanlarda iletişimin bütün kredisini gif’lere yüklemek de doğru olmaz diye düşünüyorum. Öyle olsaydı Twitter’ı yenmeye başlayan Snapchat’in yükselişini göz ardı etmiş olurduk. Aktif bir Snapchat kullanıcısı değilim bunun da nedeni sanırım bana çok pornografik bir uygulama gibi gelmesi. Üstelik insan doğasında iz bırakma dürtüsünü yok saydığı için sanırım demografilerine giremiyorum. Snapchat’i Instagram’ın karşısında bir mecra gibi düşünenlere, McCafe’nin Starbucks’a karşı bir ürün olduğunu hatırlatmak gerekir.

Konudan çok uzaklaşmadan ifadelerimizin daraldığı ve daha çok duygu ve düşünce durumlarımızı aktardığımız yöntemlerin bizleri daha ne kadar mikro anlatımlara yönlendireceğini merak ettiğimi söylemek istiyorum. Yine kullanıcı tarafında durarak benim cuma günü iş çıkışı sevincimi dans eden bir gif anlatıyorsa bundan bir sonraki adım ne olacak? Şu an sosyal medyada yer edinmeye çalışan tüm markaların, Facebook başta olmak üzere tüm hesaplarına göz attığınızda gif’ler, emoji’ler ve görselde abuk subuk yerlere yerleştirilen yazılarla dolu snap’ler havada uçuşuyor. Bunun trendleri takip etme ile değişen jenerasyona ayak uydurma çabası olduğunu tabii ki biliyorum :) Kısacası son kullanıcı ne yapıyorsa markalar da ‘’biz de’’ diyor.

Tşk.

Mutluluk İki Bilinmeyenli Denklem Mi?

Şimdi size bir soru soracağım ve yazının sonunda bu sorunun cevabını kendi kendinize vermenizi isteyeceğim. Sizce mutluluğu yaşamak ile yaşamdan mutluluk duymak arasında bir fark var mıdır?

Uzun zamandır hemen hemen hepimizin gerek iş stresi, monotonluk vs. nedenlerle unuttuğu ya da bizlere hayatın içinde unuturulmaya çalışılan mutluluk tam olarak nedir? Markaların bile yıllardır bu kadar üzerinde çalıştığı, eksik kalan tarafımızı  tamamlamak için neredeyse hemen hemen her reklamda ya kendilerini ya da sundukları ürün ya da hizmetlerini mutluluk aracı olarak gösterdikleri kavramdan bahsediyorum. Size mutluluk sattıklarını iddia eden markalar gerçekten bunu sundukları ürün ya da hizmetlerle başarıyor mu?

Daha fazla kafanızı karıştırmadan gelin isterseniz neymiş, nerelerden geliyormuş bu mutluluk bir inceleyelim.

is-yasaminda-mutlu-olmak-funofisGeçenlerde Twitter’da karşılaştığım bir Ted konuşmasını neyle karşılaşacağımı bilmeden tıkladım ve 20 dakikalık konuşmanın sonunda uzun zaman sonra beni bu kadar heyecanlandıran ve üzerinde düşünmemi sağlayan bir konuşmayı bitirmenin mutluluğuyla kendi kendimi sorgulamaya başladım. İzleyenler bilir, Daniel Kahneman – Deneyime Karşı Anılar Bilmecesi adlı konuşmasında deneyimleyen ve anımsayan benliğin bilişsel tuzaklar içinde mutluluk kavramını ve hayatımızdaki saf mutluluk arayışımızı nasıl etkilediğini anlatıyordu.

Ufak şekilde bir tanımlamak gerekirse,

Deneyimleyen Benlik: Mevcut zamanı yaşayan,

Anımsayan Benlik: Yaşam muhasebesini yapan taraf olarak adlandırılıyor.

Bunu pazarlama ile ilişkilendirdip kavramları birazcık daha anlaşılır kılmak istersek anımsayan benliği, ki bizi daha fazla ilgilendiren bu kısım, daha önceki deneyimler sonucu zihnimizde yer etmiş olan ve geçmişteki deneyimlerle getirdiğimiz, bir sonuca vardığımız düşünceler ile yeni bir karara gidiyor olmamız olarak açıklayabiliriz. Bunu bir satın alma süreci olarak düşünürsek, çevrenin etkisi ve son zamanlarda “influencer marketing” diye tabir ettiğimiz özellikle bloglar, forum vs. den aldığımız bilgilerle de o ürün ya da hizmet hakkına bilgi sahibi olup bunun sonucunda birşeyi almaya ya da yapmaya karar verip deneyimlemeye karar verdiğimiz süreç olarak da görebiliriz.

Örneğin, çok yüksek olmasa da marka sadakatine sahip olan bir tüketici olduğunuzu ve risk almaktan kaçındığınızı düşünün, bir süpermarkete girdiniz ve en basitinden bir peynir alacaksınız. Sizin istediğiniz az yağlı ve hafif tuzlu peyniri yapan her zaman aldığınız marka peynirden bulamadığınız varsayımıyla devam edelim.

Önünüzde 3 seçenek var:

-Ya hiçbir şey almadan orayı terk edeceksiniz,

-Ya daha önceden de aynı durumu yaşamış ve deneyimlemiş biri olarak artık konu hakkında bir fikir sahibi olup her zaman aldığınız markaya tat, koku vs. olarak en yakın olan markayı tercih edeceksiniz,

-Ya da daha önce işinizi sağlama alıp internette o markaya en yakın olan markaları araştırmış olup fikir sahibi olarak oraya gelip yine 2 seçenekte de söylediğimiz gibi yakın; ama farklı bir markayı tercih edeceksinizdir.

Aslında anımsayan benlik tam da 2. seçenekte yaptığınız hareketin aynısını yapmakta ve kişiyi sonuç olarak mutluluğa götürmektedir.Anımsayan benliğimiz, hatıralar ya da anımsadıklarımız arasında en az kötü sonucu vereni seçer. Siz her zaman aldığınız markanın yerine tercih ettiğiniz markada da aslında en az değişken olan durumu çizmiş ve risk alıp daha önce hiç tadını bilmediğiniz bir markayı tercih etmemiş olacaksınızdır. Kararlarımızı veren tarafımız da tam olarak anımsayan benliğimizdir. Tıpkı izlediğimiz bir filmin mutlu ya da mutsuz son ile bitmesi gibi. Filmden çıktığınızda karşınıza ilk çıkan kişi filmde neler oluyor diye sormak yerine, sonunun mutlu mu mutsuz mu biteceğini soracaktır size.

Hayatımızı da bir film olarak ele alırsak tıpkı 180 dakikalık filmde olduğu gibi önemli olan ve hatırladığımız kısım hep hangi son ile bittiğidir. O ana kadar gelirken, anılarınızın anlattığı hikayelerin sonucu olarak bulunduğunuz yerden geçmişe dönüp baktığımız zaman hayatımızdan ne kadar tatmin olmuşuz bunun cevabı size ufacık da olsa mutlu musunuz sorusunun cevabını verebilir.

Kendi tanımımla, tüm psikoloji dünyasına sırtımı dönüp anı yaşayan benlik olarak adlandırdığım deneyimleyen benliğe gelirsek, adından da anlaşılacağı üzere mevcut zamanı yaşayan benliktir. Yani mottosu bir nevi “live is life” ya da “carpe diem”.

Şöyle ki, deneyimleyen benlikte anlattığımız peynir örneğini biraz daha değiştirerek gidersek, hiçbir marka sadakati ya da satın alma davranış tiplerinden birine örnek göstermeyeceğimiz,  amaan karnım doysun da ne olursa olsun düşüncesiyle yaşayan birini gözünüzün önüne getirin. Tek derdi o an için karnının doyması olacaktır ve markete girdiğinde peynir reyonu önünde çok da zaman harcamadan o anda canının çektiği peyniri alıp yedikten sonra karnını doyurduğu için ufak mutluluk yaşayıp bir sonra gelecek olan karnının acıkmasını bekleyecek olan insan olarak somutlaştırabiliriz.

Tüm bunları kendi hayat hikayemize uyarladığımız zaman ve bu iki kavramlı bilişsel tuzaktan kurtulup mutluluğu aramaya hala devam ettiğimiz ve uzun vadede devam edecek gibi durduğumuz kendi dünyamıza döndüğümüz zaman anımsayan benlik, yaşamınızı düşündüğünüzde ne kadar tatmin olduğunuz, deneyimleyen benlik ise ne kadar mutlu yaşadığınız olarak cümleye dökülebilir.

Şimdi başta sorduğum soruya dönecek olursak, sizce mutluluk nedir ve sizin için önemli olan mutluluğu yaşamak mı yoksa yaşamdan mutluluk duymak mı?

Kesin Mi Bilgi? Yayalım Mı?

gossip_girl_wallpaper_iii_by_conniechan

Sosyal medyanın ifade özgürlüğünün nefes aldığı bir alan olmasıyla eş zamanlı gelişen yalan haber akımının sonuçları toplumsal ölçülere varabiliyor. Kitlelerin bireylerden servis edilen bilgiden hareketle bir eyleme kalkışması son dönemde sık olarak karşımıza çıkan bir gerçek.

Öncelikle internette fikir beyanının geldiği son noktaya ve ortaya çıkardığı yeni tanımlara bir bakalım.

Favorim olan Slaktivizm ile başlıyorum.

 

tweet

Tanımı:

Bireylerin topluma dokunan herhangi bir olay karşısında imza kampanyalarına, gruplara katılıp, savunulan fikir yönünde aksiyon almaları durumu. Bu aksiyonlar olaya ilişkin haberler, yazılar, güncellemeler ve her görsel – işitsel verilerinin servisi ile gerçekleşir. Bu akımın doğduğu ve sürdüğü yer ise yine dijital mecralardır. Aktivistliğin dijital formu olarak adlandırılan Slaktivizm, bireyin üstüne düşeni yaptığını düşünmesine yol açar ve toplumun ses çıkaran bir parçası olduğunu kabul etmesini sağlar. Birey kendi dijital çevresince etki alanı yaratırken bir yandan da üst kimliğinin birer beyanını yine dijital platformlarda sergileyebilir. Buradan hareketle dijital personasını dilediği gibi şekillendirebilir ve klavyenin dışında, sokakta olmak istediği her şeye dönüşebilir. Bunun sağlığı ve gerçekliği hakkında halen çeşitli yorumlamalar, araştırmalar sürüyor.

Bir diğer yeni kavram ise Kliktivizm

indir

Kliktivistler yine slaktivistler tarafından ortaya konan dijital (toplumsal) hareketin hacmine adı üstünde bir klikle dahil oluyorlar. Bu dahil olma ortaya konan hareketin servis ağını genişletme ile başlıyor ve bir zaman sonra change.org’da hareket başlatanlardan olmalarıyla devam ediyor.

Son dönemlerde slaktivizim’in fizikel aktivistliğe vurulan bir ket olduğu gibi bir düşünce yaygın. Yani klavye başındaki rahat aksiyonların fiziksel bir eyleme dönüşmemesinden ortaya çıkacak olan başarısızlık oranı bu kavramın sorgulanmasına yol açıyor. Akımının adının ortaya çıktığı ve yükseldiği batı dünyasında bu yukarıda bahsettiğim başarısızlık oranı oldukça düşük. Bu duruma bakarken coğrafyanın eylemlere hangi koşullarda cevap verdiğini göz ardı etmemeliyiz. Protesto edilen kuruluşun binasına yürümek mi? Yoksa internette imza kampanyası başlatmak mı?

İşte bütün bu yeni kullanıcı kavramından sonra bilginin doğruluğu daha da önem kazanmaya başladı. Clickbait’lerden, kötü photoshopla servis edilmiş yalan haberlerden kafamızı kaldıramadığımız günlerde ülkenin en güzel oluşumlarından biri hayata geçti.

510

Teyit.org

Teyit.org’un kısaca tanımına servis edilen haberlerin doğruluğunu araştırıp kamuyu bilgilendiren bir oluşum diyebiliriz. Okuduğumuza inanamadığımız bir dönemde ilaç gibi gelen bu oluşum çok yakın zamanda güvenilirliğini yitiren dev haber portallarının yerine geçebilir. Takipçilerinde okuduğu haberin doğruluğunu eş zamanlı olarak portaldan kontrol etmesi bile azımsanmayacak bir reflekse dönüştü. Bu refleks bilginin değerinin farkında olan ve yukarıda bahsettiğim akımların kapsamına girmeye niyetlenen herkesin birer filtresi haline geldi. Destekliyoruz. Tebrik ediyoruz.

Bizdeki teyit.org’un kapsam olarak bir tık ileri hali için Facebook kolları sıvadı. Kullanıcıların şüpheli buldukları haberlere bir uygulama ile işaret koyabileceklerini ve sonrasında bağımsız bir teyit kuruluşunun bu haberin doğruluğunu onaylabilecekleri bir dönem başlıyor. Uygulamanın pilot ülkesi Almanya Ocak 2017’den itibaren Facebook’un bu hizmetini kullanmaya başlayacak.

Haber için buraya göz atabilirsiniz.

http://www.forbes.com/sites/federicoguerrini/2017/01/16/facebook-will-flag-and-filter-fake-news-in-germany/#2b31e8a560e3

Öte yandan teyit.org’un Amerika versiyonunu merak edenler de http://www.factcheck.org adresine göz atabilir.

Doğru bilgiyle, değişimle kalın!

Tchao!

Bir Sanat Doğuyor: İmaj Yaratma Sanatı

Yaşamı yüceltmek ve daha anlamlı kılmak sanatla mümkündür. Sanat toplumsal değişimleri kolaylaştırır. Sanat evrensel bir dildir. Güzellikler sanatla yaratılır…

Marka imajınızın sanat için kullanılan bu tanımlamaları yansıttığını yani markanızın yaşamı yücelttiğini, daha anlamlı kılabildiğini, toplumsal değişimlere yön verebildiğini ve evrensel bir dile sahip olduğunu hayal edin.  Bir marka daha neye sahip olmak ister ki?

Marka başlangıçta yalnızca isimden ibarettir. Doğduğumuzda ismimiz verilir, aslında sahiplendiğimiz her şeye bir isim koyarız. Ancak isim sonradan kimlik kazanmaya başlar, sonunda artı değer sağlar ve marka imajı böyle doğar.

Marka imajı, marka değerinin oluşturulmasındaki öneminden dolayı yıllardır araştırılmaktadır. En basit tanımıyla imaj bir iletişim aracıdır veya reklam panosudur diyebiliriz. Bu reklam panosu aslında kim olduğunuzu ve işi ne kadar iyi yaptığınızı anlatmanızı sağlar. Altını çizmekte fayda var; karşınızdakini aldatmak imaj değildir.

Markanızın imajı müşterilerinizin (ve muhtemel müşterilerinizin) zihinlerinde oluşan resim ve bu resimle bağdaştırdıkları duygusal izlenimlerdir. Peki insanlar markanız hakkında bu izlenimi nasıl elde edinirler? Temasa geçtikleri yani gördükleri, duydukları, kokladıkları, tattıkları ve dokundukları her şey vasıtasıyla… Duyumsadıkları her şey onların üzerinde bir izlenim bırakır. Tıpkı bir sanat eserini incelediğimizdeki hisleri uyandırır. Marka imajı ve sanat eserlerinin kişide yarattığı hisler özdeş olabilir. Belki de güçlü markalarla duygusal ilişkimiz sanat ile duygularımızla güçlü bir paralellik gösteriyordur.

İyi haber şu ki, tüm bu izlenimleri kontrol altında tutabiliriz. Duyusal yönlerle yaratılan imaj her bireyin kendine göre oluşur. Bizim işimiz müşterilerin zihinlerinde marka hakkında en olumlu imajı ve memnuniyet denilen duyusal bileşimi yaratmaktır. Memnuniyet müşterinin tanımladığı şeydir, sizin olması gerektiğini düşündüğünüz şey değildir. Bir sanat eserini kaliteli yapan şeyin sanatseverin o eseri beğenmesine bağlı olması gibi…

imaj-yaratma-sanatiİmaj yaratmak bir nevi sanattır. Sanat zarif bir duyuş ve zarif bir bakış ile icra edilebilir. Divan edebiyatı araştırmacısı Prof. Dr.İskender Pala’nın da dediği gibi “sözün zarafeti şiir, rengin zarafeti resim, taşın zarafeti mimari, sesin zarafeti beste olarak dışa yansıdığı zaman nesne de zarafet kazanır ve sanat olur.” O halde sanat baştan başa bir zarafetten doğar ve zerafet dışa yansıdıkça güzelleşerek kalite kazanır. Markanın zerafeti de sahip olduğu imajdır. İyi bir marka imajı oluşturmak için kullanılan dilde, tasarımda ve hizmette zerafetten şaşmamak kalite algısını arttırır.

Zerafet aynı zamanda söylenen sözün güzel olmasıdır. Sözün güzel olmasından kasıt, onu süslemekten çok içinin dolu olması, değerli bir fikri ifade etmesi ve yapıcı olmasıdır. Markaların hem dijital hem de gerçek hayatta kullandıkları dil bu yüzden önem kazanıyor. Her geçen dakika daha fazla iletişim kurmak zorunda olan markaların günümüzde ‘dili döndüğünce’ konuşmak gibi bir lüksünün olmadığının bilincindeyiz.

Resim sanatına ilgisi olan biri bir müddet sonra beğendiği ressamın eserlerini altında imzası olmasa da fırça vuruşlarından veya renklerin ahenginden tanıyabilir. Bana göre kalın fırça darbelerinin sahibi Van Gogh’tur, renk-ışık etkisi ön planda tutuluyorsa ve bu bir manzara resmiyse büyük ihtimal ile Monet’tir. İmzasız bir sanat eseri nasıl diğerlerinden kolayca sıyrılıp ayırt edilebiliyorsa logosuz, başlıksız, amblemsiz ve resimsiz bir reklamın da hangi markaya ait olduğu pekala anlaşılabilir. Birçok yabancı şirket çoktan logosuz ve ikonlaşmış simgeler bulundurmayan reklamlar yapmaya başladı ve bu işte oldukça iyiler. Bir mağazaya girdiğinizde burnunuza gelen parfüm kokusunun o markanın diğer mağazalarındaki kokuyla aynı olması buna güzel bir örnektir. Marka imajı aynı zamanda markaya ilişkin genel kanı ve izlenimlerin bütünüdür.

Bir sanat eserini yaratcısından ayrı düşünemeyiz. Yaratıcısının damgasını taşır, taklit edildiğinde de ortaya çıkan ürün, sanat eseri değeri taşımaz. İşte bir markanın imajını belirleyen mihenk taşı marka sahibinin kimliğidir. Kurumsal imaja da burdan dokunmuş olalım. İyi bir kurumsal imajın taklit edilmesi zor olduğundan, rekabet üstü olabilmek ve uzun dönemli başarı için çok önemlidir. Kurumsal imajın ilk uygulamalarında logo, renkler ve slogan kullanılarak dış müşteriler hedef alınırdı. Günümüzde kurumsal imaj sadece dışsal imaj oluşturmak anlamına gelmiyor, artık bu sürece iç müşteriler olan çalışanlar da dahil ediliyor ki işin doğrusu da budur. Sağlam bir kurumsal imaj yaratmak için öncelikle çalışanların beklentilerinin karşılanması gerekir. Tüketicilere nasıl bir kurumsal imaj sunulmak istenirse istensin, çalışanlarının ihtiyaçlarını karşılayamayan bir kurumun bunu başarması ve sürdürmesi neredeyse imkansızdır.

İmaj yaşayan bir organizma gibidir, bir kere oluşturduktan sonra arkanızı dönüp gidemezsiniz. Atılan adımlarla büyür veya değer kaybeder.” İmaj nedir?” diye derin bir soru, Nazım’ın “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?”  mısralarına benzer. Dino’nun da buna  verdiği cevapta olduğu gibi “Buna ne tuval yeterdi; ne boya…”