Tuğçe Çotuk

86 yılında Istanbul'da doğdu. Güzel Sanatlar Lisesi'nden sonra Bilgi Universitesi Sinema Bölümü'ne başladı. Üniversite döneminde eş zamanlı film festivali yöneticiliği yaparken, dijital ajanslarda çalışmaya başladı. 2011 yılında pazarlama eğitimi için San Franciso'ya gitti ve sonra dijital iletişim sektöründe çalışmaya devam etti. Şu an Four Seasons Hotels Türkiye'nin Sosyal Medya ve Pazarlama Koordinatörü olarak profesyonel yaşamına devam ediyor.

Konuk Yazar Selen Kartal’dan Yazı Dizisi ”Kurumsal Yoldan Çıkanlar”

 

 

Selen Kartal_Original_80243

1988 Balıkesir doğumlu Selen Kartal, Boğaziçi Üniversitesi ekonomi bölümünden mezun olduktan sonra Coca- Cola Company ile pazarlama dünyasına adım atmıştır. Coca- Cola Company,  Netmarble Turkey’de pazarlama bölümlerinde yöneticilik görevlerinde yer aldıktan sonra global bir spor pazarlaması ajansı olan Infront Sports & Media AG’nin Türkiye Pazarlama Müdürü olarak profesyonel kariyerine devam etmektedir.

Bizler de kendisinin yeni başladığı yazı dizisini Pazarlama Türkiye’ye konuk ederek ele aldığı girişimcilik sektörü hakkında yaklaşımını sizlere aktarmak istedik. Keyifli okumalar.

Kurumsal Yoldan Çıkanlar – Bölüm 1 – Bumerangla

 

1-zyLl7d4TCR8Hb_baOcjeHQ

Taze girişimcilerle mini röportaj serisi , “ start-up” dünyasına açılan minik bir pencere…

Girişimcilik…

Son dönemde birçok yeni mezunun kalbinde küt küt atan, hayallerini süsleyen ve günden güne büyüyen bir ekosistem, kendi işinin patronu olma sevdası…Ama bir yandan da hala birçok kişinin sapmaya korktuğu bir yol, sapmadan önünü göremediğin bir rota…

Ön görmesi zor, yaşadıkça keşfedilebilen ama gitmesi de bir o kadar keyifli…

Kurumsal yoldan çıkanlar içerik serisi”, üniversite yılları boyunca çalışıp didinip, staj üstüne staj biriktiren ve o gökyüzüne uzanan plazalarda büyük hayalleri olan beyaz yakalı kahramanlarımızın yeni rotalar oluşturma hikayesidir.

1-pBVHqe9H2Jf8_AXrqja5Aw

İşte Anlam Arayışı

Kariyerine uluslararası kurumsal firmalarda başlayan; bir süre sonra, kafasını bolca meşgul eden işte anlam arayışı sorularına kulak veren (sonuçta günlük vaktimizin minimum 3 te 1 ini işimize harcıyoruz değil mi?), en sonunda da anlamı girişimcilikte bulan (başka bir hayat mümkün!) “taze girişimciler”le bir röportaj serisidir. Belki de hepimizin zaman zaman hayalini kurduğu ama bir türlü o ilk adımı atamadığı girişimcilik dünyasını; kurumsal yoldan çıkan ve start-up dünyasına adım atanlara sordum. Start-up dünyasına minik bir pencere açmak ve girişimcilerin serüvenlerini merak edenlerle paylaşmak belki biraz cesaret verir dedim.

Serinin ilk bölümüne ise, girişimcilik sürecine “yakınen” tanık olduğum sevgili arkadaşım Gizem Sercan Ünsal’a sorularımı yönelterek başladım. Meğer “yakınen” tanık oldum sanarken, bilemediğim göremediğim ne çok şey varmış!

Keyifli okumalar!

1.Bölüm // Gizem Sercan Ünsal ve Bumerangla

1-jEW27gLHLzt3ie1etJ-x6Q
Bumerangla.com — Kirala deneyimi yaşa!

İTÜ Çekirdek bünyesinde yer alan 2016 Bigbang finalistlerinden “deneyimi kiralama” platformu Bumerangla’yı ve hayata geçiş hikayesini, kurucusu Gizem Sercan Ünsal’la konuştuk.

1-gKnyO_iHPY4zgfo8gMLqwQ

Bumerangla kurucusu Gizem Sercan Ünsal

Paylaşım ekonomisi nedir, ne değildir diye merak edenlere özel ilk bölümün hikayesi; Bumerangla:

KYÇ: Bir otobüs yolculuğundasın ve yanına oturan hafif yaşlıca teyzeyle tatlı bir sohbete başladınız. “Ne iş yapıyorsun kızım, çalışıyor musun?” dedi. Cevabın ne olurdu?

G.Ü: Bir internet platformum var teyzecim, orada fotoğraf makinesi, bisiklet, ses sistemi gibi ürünleri kişiler birbiriyle paylaşıyorlar, ben de onlara bu servisi sağlayarak paylaşımlarına aracı oluyorum.

KYÇ: Kurumsal yoldan çıkmaya karar verdiğin anı hatırlıyor musun?

G.Ü: Öncelikle bunu bir yoldan çıkma olarak da değil de yolu zenginleştirme olarak görüyorum. Geçişken bir yapıdayız artık, startup kültürünün inovasyon temelinde bazı kurumsalların içine girdiğini de görmek sevindirici. Soruya gelince kendi girişimimi kurmalıyım dediğim tek bir an yok, bu bir süreç. İş hayatımızda o kadar çok emek veriyoruz ki, bu emeği daha anlamlı ve fayda yaratan bir iş için kullanmak istedim ve sosyal girişimciliğe adım attım. Girişimcilik alanım olarak paylaşım ekonomisini seçmiş olmam ise tüketime bir alternatif yaratma isteğiyle kurumsal hayatımda yaptığım pazarlamaya gizli bir başkaldırış. Pazarlamanın temelinde kişilerin ihtiyaçlarından fazlasını satın almaları yönünde tüketim kültürünü destekleyen bir yaklaşım var. İsteklerimizi heveslerimizi paylaşarak yaşayacağımız ve tüketmeden deneyimlerle zenginleşeceğimiz bir yol paylaşım ekonomisi ve ben de kişilerin böyle bir kullanım alışkanlığı kazanabilmeleri için aracı olmak istedim.

KYÇ: Peki kendi işini kurmaya neden karar verdin?

G.Ü: Bumerangla Türkiye’de ilk olan bir platform, eğer olsaydı var olan böyle bir girişimin de parçası olmak isteyebilirdim. Yani demek istediğim illa kendi işinizi kurmanız gerekmiyor vizyonuna ve yaptığı işlere inandığınız başka bir ekibin parçası olmayı da seçebilirsiniz. Kendi işinizi kurmanın güzelliği ve bir yandan da en büyük zorluğu ise tüm işi kontrol ediyor olmanız. Pazarlama, finans, operasyon, iş geliştirme her şey sizde!

S.K: Korktun mu? Korkunla nasıl başa çıktın?

G.Ü: Girişimci olmak risk almak demek. Daha önce test edilmeyen bir konsepti test ediyorum ve kültür değişimine oynuyorum. O yüzden evet korktum. Çok büyük adımlar atmadan önce belirsizliği netleştirmek adına girişimcilik ekosistemi bu alanda imkanlar tanıyor. Çok büyük yatırım ve zaman harcamadan küçük testler sunabiliyoruz. Tabii ki kurumsaldaki “dur her şey mükemmel olmalı o yarım punto bile o kadar önemli!” yaklaşımınızdan ayrılmanız gerekiyor ki hız kazanmalısınız.

Biz platformumuzu girişimcilik terimiyle MVP (Minimum Viable product*) olarak çıktık, yani planladığım hizmetin uygulanabilir en temel özellikleriyle yayına aldık ve kullanıcılardan aldığımız geri dönüşlerle geliştirmeye devam ediyoruz. Böylelikle yıllar harcayıp mükemmel hale getirip “aaa bu iş tutmuyormuş!” demektense yolda karar verilebiliyor.

*MVP: Kafanızdaki ürün veya hizmetin uygulanabilir minimum (ve temel) özelliklerine sahip çıktısıdır.

KYÇ: Bumerangla sence hangi sorunu çözüyor?

G.Ü: Paylaşım yaklaşımıyla bir taraf normalde harcayacağından çok daha az bir miktarla deneyimine kavuşurken diğer taraf da elindeki eşyaları kiralayarak ek gelir sahibi oluyor. Böylelikle tüketime ve atıl duran kaynaklara alternatif sunarak farklı deneyimler yaşamak isteyen kişilerin, bu zamana kadar adres edilmemiş ihtiyaçlarına bir çözüm getiriyoruz.

KYÇ: Şimdi tekrar en başa dönelim, bu yaşadığın tecrübelere istinaden “gene olsa gene girişimci olurum!” diyor musun?

G.Ü: Girişimciliğin zorluklara sahip olmasına rağmen, bir hayal kurup onu gerçekleştirmek ve yaptığın işle değişimin öncüsü olabilmek kesinlikle çok heyecanlı ve tabii ki gene olsa gene yapardım.

KYÇ: Ve son sorum, girişimci olmak isteyenlere vereceğin 3 tavsiye ne olur?

G.Ü: 1- Girişiminiz eğer teknoloji üzerine olacaksa şimdiden iyi bir yazılımcı çevresi edinin.

2- Fikrinizi paylaşın, fikir alışverişinde bulunun. Bu birçok girişimci gibi benim de başta tereddütlü yaklaştığım bir konuydu. İnanın çoğu kişi bir girişim kurarak sizin gösterdiğiniz fedakarlığı göstermeye hazır değil ve fikrinize de saygı duyacaklardır. Fikrinizi paylaşın, geri bildirimlere açık olun, tüm sorulara net ve tatminkar cevap verebiliyorsanız hazırsınız demektir.

3- Girişim fikriniz olmasa bile şimdiden girişimcilik seminerlerine katılın, diğer girişimleri ve kurucularını dinleyin. “Yalın girişimcilik” gibi bu alandaki kitapları okumaya başlayın. Kafanızda girişimcilik ekosistemi ve girişiminiz şekillenmeye başlayacaktır. En azından bu bilgileri kurumsalda da kullanabileceğinize emin olabilirsiniz.


Bumerangla’yı denemek için Bumerangla.com adresine göz atmayı unutmayın :)

#kurumsalyoldançıkanlar #girisimcininyolu

 

İnce Belli Çay Bardağı İle Glokalizasyon

oreo-caykur-940x470

Glokalizasyon, markaların küresel pazarda varlığını sürdürebilmek için uluslararası reklamlara yoğunlaştığında aldığı sonucun yetmemesi adına lokal içgörülerle iletişimlerini yeniden tanımlamalarına verilen ad. Bu kavramın alt maddeleri yerel kullanıcı dinamiklerinden başlar ve lokal öğelere kadar uzanır. Kısacası Müslüman mahallesinde salyangoz satmanın bir yolunu bulma çabasıdır.

Öyle ki bu yöntem sadece iletişimin yönünü değil markanın ürün gamını da yer yer etkilemekte ve lokal pazara uygun ürün ve hizmetlerle hedef kitlelerine ulaşma çabalarına olanak sağlar hale gelmiştir. Glokalizasyon artık sadece lokal özel günlerin kavramı değil bütün bir yıla dağılan bir hareket haline gelmiştir.

Kendi memleketimizden önce diğer pazarlara göz atalım.

McDonald’s denince akla genel tüm ürünlerin yanı sıra Norveç pazarında ivme kazanması adına üretilen pop-up ürünü Laksewrap

 

 

McDonald’s ilk fazda Norveç’in en iyi balık tarifi için bir yarışma ilanı oluşturarak, tarif hakkında mesaj eklemek için sitede bir blog açıp hedef kitleyi yeni ürünleri için interaksiyona davet etmiştir. Devam iletişiminde ise iletiler aracılığıyla, kültürle ilgili göstergelerden yararlanarak iletişim kampanyasının hacmini geliştirmiştir.

Yukarıdaki reklam filminde klasik bir Norveç aile sofrası, Norveçlilerin hayatlarında çok sık kullandıkları ulaşım aracı olan bisiklet ve tabii ki eşsiz doğa manzaraları yer almaktadır. Öte yandan filmde Norveç halkının aile ve sosyal ilişkilerine dair öğeler konumlandırılmış ve glokalizasyon tam anlamıyla sağlanmış ve pekiştirilmiştir.

Peki bizde Glokalizasyon ne durumda?

Türkiye pazarına girmiş ve hakkında konuşturmuş Oreo  son zamanlarda akla gelen ilk markalardan. Öncesinde bu iletişim kampanyasının sahiplerinin bir röportajını okuyabilirsiniz.

http://www.campaigntr.com/haber/oreo-turkiyede-pazara-nasil-girdi

Oreo Türkiye pazarına girmeden hemen önce sosyal medyanın bağımsızlığını kullanmış. Kültürel öğelerle kendi imajlarını birleştirmiş ve adeta biz de aslında sizden sayılırız demişitir.

Oreo_Sivas

 

Röportajda bahsedilen ve en göze çarpan içgörü Türklerin tanışma merasimlerinde söze döktüğü ”Memleket nere?” sorusunun karşılığı ürünün merhaba iletişiminde geniş yer kaplamıştır.

Peki bu basit içgörü ve ortaya çıkan iletişim Türk dijital medyasında nasıl ses getirmiştir?

 

jayjay21-guncel-yeni-medya-viral-televizyon-oreo-turkiyede-Kastamonu

 

Öncelikle kendi memleketlerini dünyaca ünlü bir marka ile aynı karede karikatürize edilmesini gören kullanıcılar, hazırlanan reklam görsellerini kendi hesaplarından paylaşmış ve ilk bağı kurmuşlardır. Sonrasında Amerika’da oldukça yaygın olan markaların Twitter üzerinden konuşmalarının Türk ve soft versiyonu karşımıza çıkmıştır.

sadadf

bud

 

Ve Çaykur’un Oreo’ya hoş geldini…

0ef77e8

Peki kültürel dinamiklerimize çok uymayan global markaların pazarımızda yer bulmaları nasıl kurgulanabilir?

 Tüketicinin ürüne adaptasyonunu sağlamak.

Bunun için mass (genel) hedef kitleden ziyade ürünün kendi hedef kitlesinin lokal pazardaki gölgeleri ile işe başlamak ilk adım sayılabilir. Bu noktada önce niş hedefleme dediğimiz küçük gruplar ile lansmanlar kapalı devre yapılarak sonrasında geniş hedef kitlenin niş hedef kitleden duyumları ile iletişimi sürdürmek mümkün.

alıntı

Peki bu glokalizasyon iletişiminin çok yanlış anlayan markaların başarısızlık sebepleri neler?

  • Lokal pazarın kültürel dinamiklerini ezbere konumlandırmak.
  • Fazlandırmadan yapılan iletişim.
  • Sonu gelmeyen, sonuç (interaksiyon) alınmayan tekrarlar.
  • Lokal iletişimin başarısız sonucundan sonra global iletişime hızlı geçiş ve markanın tone of voice değişimi.

Kısacası ince belli çay bardağı ile yanyana gelen her ürününün başarı sağlamayacağı gerçeği er ya da geç karşımıza çıkıyor diyebiliriz.

Obrigado!

Cemal Süreya’dan Emoji ve Gif’lere Yolculuk

1-H7oSnBW97aohzocSTBpTvg

Kocaman lafların mahiyetini yitirmeye başladığını ve open ended cümlelerin hisleri anlattığı stratejisini zamanında yakalayan ustamızın bir bildiği varmış.

mIRC, ICQ, Windows Messenger’la başlayan ifade alanlarımız Yonja, Myspace’le profil oluşturmalara doğru ilerlerken içerik üretiminin formatları Facebook’un yayılımı ile şapka değiştirmeye başladı. Hot or Not’la başlayan Harward odasındaki küçük yolculuk, kocaman markaların şu anki algoritma vs görünürlük savaşına kadar ne kadar medya yatıracağına kadar ilerledi.

Kullanıcı tarafından bakıldığında ise bu bahsi geçen alanlar, günlüklerden, sınıftaki arkadaşlara küçük kağıtlara yazılmış notlardan daha fazlasını söyleyebilecekleri platformlarda nefes almak olarak karşılandı diyebiliriz.

İfade etmek, aktarmak ve ben buradayım demek bize teknolojiyle gelen birer fayda diyebiliriz. Bugün memlekette 39 milyon insan Facebook’ta bir şeyler anlatıyor ve izliyor. Herkesin ne anlattığı kendine. Şimdi fokus olduğum tek şey ifadenin geldiği son nokta.

1-cDc4Ux45y3TKy0FZmF9-Cw

Ruh hali, isyan, düşünce, merak gibi içimizden çıkan her şeyi anlatabildiğimiz platformlarda ağırlımızca beğeni ve RT alıp tatmin oluyoruz. Her şeyin başı ben de buradayım ve +1 demekle başladı.

Facebook’ta durum güncellemesi, arkadaşın paylaştığı kedi videosu yetmemeye başlayınca diğer mecraların ve beraberinde getirdikleri ifade biçimleri yükselmeye başladı. 140 karakterde anlat, ya da gel video ile anlat, video kesmedi mi o zaman süslü püslü fotoğrafla anlat. Yeter ki anlat!

Bence sosyal medyanın zehirli tarafı bağımlılık yaratması değil, iletişimi daraltmasıdır.

1-65VYoNc0pvLYTQEv-VJhZg
                                                       En yakın arkadaşlarımla yılbaşı akşamı ve yılbaşı anı
Düşünsenize bırakın metrobüste geçirdiğiniz zamanı, bir araya gelmek için program yaptığınız arkadaşlarınızla bile aslında fiziksel bir araya gelmekten başka bir şey yapmıyorsunuz. Ben şu yukarıdaki tabloya dahil olmamdan daha hüzünlü bir şey bilmiyorum. Bu fotoğrafı çektikten hemen sonra paylaştım ve şu an eleştirdiğim şeye dahil oldum.
Peki Cemal Süreya’dan buraya gelirken biz kendimizi nasıl ifade etmeye devam ediyoruz? Bunu en güzel şekilde Adam Leibshon’ın Giphy sunumu aslında bize anlatıyor.

Yazı, videoya, video fotoğrafa , fotoğrafta emoji ve gif’lere dönüştü. Arada bir yerlerde mizahın iletişime etkisi ile Caps ve Meme’ler de iletişim pastasından payını aldı. Yani makro anlatımlar mikro anlatımlara dönüştü. Bunun üşenmekle mi alakası var yoksa bu mikro anlatımlar bizi daha mı doğru yansıtıyor?

Twitter geçtiğimiz dönemde markalara sadece emoji hedeflemesi yaparak reklam yapabileceklerini söyledi. Ondan önceki haftalarda Facebook markaların kendi emojilerini yapabileceklerini açıkladı. Bunların birbirini izlemesi bir tesadüf değil aksine ifadelerin daha iyi nasıl satın alınabileceği gibi bir gerçeği ortaya çıkarıyor. Sıcacık bir yaz gününde ofiste çalışıyorsanız ve bunu üzgün emoji ile paylaşıyorsanız artık iki sokak ötedeki havuz üyeliği satan otelin hedeflemesine girmiş bulunuyorsunuz. İfadeniz ihtiyaca, ihtiyaç ise satın alınabilir bir duruma dönüşmeye başladı.

Giphy’nin kurucusuna göre gif’ler bütün düşünce paylaşımlarının üstünde bir yaratıcılık ve etki alanı oluşturuyor. Kendisi iletişimin telefonla başladığını sonra yazıya döküldüğünü sonra sembolizmle küçüldüğünü ve en son gif’lerle hızlı ve etkili sonuca ulaştığını söylüyor.

1-JqokurdPjfX69Igdg4fZGQ

Tabi bu dijital alanlarda iletişimin bütün kredisini gif’lere yüklemek de doğru olmaz diye düşünüyorum. Öyle olsaydı Twitter’ı yenmeye başlayan Snapchat’in yükselişini göz ardı etmiş olurduk. Aktif bir Snapchat kullanıcısı değilim bunun da nedeni sanırım bana çok pornografik bir uygulama gibi gelmesi. Üstelik insan doğasında iz bırakma dürtüsünü yok saydığı için sanırım demografilerine giremiyorum. Snapchat’i Instagram’ın karşısında bir mecra gibi düşünenlere, McCafe’nin Starbucks’a karşı bir ürün olduğunu hatırlatmak gerekir.

Konudan çok uzaklaşmadan ifadelerimizin daraldığı ve daha çok duygu ve düşünce durumlarımızı aktardığımız yöntemlerin bizleri daha ne kadar mikro anlatımlara yönlendireceğini merak ettiğimi söylemek istiyorum. Yine kullanıcı tarafında durarak benim cuma günü iş çıkışı sevincimi dans eden bir gif anlatıyorsa bundan bir sonraki adım ne olacak? Şu an sosyal medyada yer edinmeye çalışan tüm markaların, Facebook başta olmak üzere tüm hesaplarına göz attığınızda gif’ler, emoji’ler ve görselde abuk subuk yerlere yerleştirilen yazılarla dolu snap’ler havada uçuşuyor. Bunun trendleri takip etme ile değişen jenerasyona ayak uydurma çabası olduğunu tabii ki biliyorum :) Kısacası son kullanıcı ne yapıyorsa markalar da ‘’biz de’’ diyor.

Tşk.

Kesin Mi Bilgi? Yayalım Mı?

gossip_girl_wallpaper_iii_by_conniechan

Sosyal medyanın ifade özgürlüğünün nefes aldığı bir alan olmasıyla eş zamanlı gelişen yalan haber akımının sonuçları toplumsal ölçülere varabiliyor. Kitlelerin bireylerden servis edilen bilgiden hareketle bir eyleme kalkışması son dönemde sık olarak karşımıza çıkan bir gerçek.

Öncelikle internette fikir beyanının geldiği son noktaya ve ortaya çıkardığı yeni tanımlara bir bakalım.

Favorim olan Slaktivizm ile başlıyorum.

 

tweet

Tanımı:

Bireylerin topluma dokunan herhangi bir olay karşısında imza kampanyalarına, gruplara katılıp, savunulan fikir yönünde aksiyon almaları durumu. Bu aksiyonlar olaya ilişkin haberler, yazılar, güncellemeler ve her görsel – işitsel verilerinin servisi ile gerçekleşir. Bu akımın doğduğu ve sürdüğü yer ise yine dijital mecralardır. Aktivistliğin dijital formu olarak adlandırılan Slaktivizm, bireyin üstüne düşeni yaptığını düşünmesine yol açar ve toplumun ses çıkaran bir parçası olduğunu kabul etmesini sağlar. Birey kendi dijital çevresince etki alanı yaratırken bir yandan da üst kimliğinin birer beyanını yine dijital platformlarda sergileyebilir. Buradan hareketle dijital personasını dilediği gibi şekillendirebilir ve klavyenin dışında, sokakta olmak istediği her şeye dönüşebilir. Bunun sağlığı ve gerçekliği hakkında halen çeşitli yorumlamalar, araştırmalar sürüyor.

Bir diğer yeni kavram ise Kliktivizm

indir

Kliktivistler yine slaktivistler tarafından ortaya konan dijital (toplumsal) hareketin hacmine adı üstünde bir klikle dahil oluyorlar. Bu dahil olma ortaya konan hareketin servis ağını genişletme ile başlıyor ve bir zaman sonra change.org’da hareket başlatanlardan olmalarıyla devam ediyor.

Son dönemlerde slaktivizim’in fizikel aktivistliğe vurulan bir ket olduğu gibi bir düşünce yaygın. Yani klavye başındaki rahat aksiyonların fiziksel bir eyleme dönüşmemesinden ortaya çıkacak olan başarısızlık oranı bu kavramın sorgulanmasına yol açıyor. Akımının adının ortaya çıktığı ve yükseldiği batı dünyasında bu yukarıda bahsettiğim başarısızlık oranı oldukça düşük. Bu duruma bakarken coğrafyanın eylemlere hangi koşullarda cevap verdiğini göz ardı etmemeliyiz. Protesto edilen kuruluşun binasına yürümek mi? Yoksa internette imza kampanyası başlatmak mı?

İşte bütün bu yeni kullanıcı kavramından sonra bilginin doğruluğu daha da önem kazanmaya başladı. Clickbait’lerden, kötü photoshopla servis edilmiş yalan haberlerden kafamızı kaldıramadığımız günlerde ülkenin en güzel oluşumlarından biri hayata geçti.

510

Teyit.org

Teyit.org’un kısaca tanımına servis edilen haberlerin doğruluğunu araştırıp kamuyu bilgilendiren bir oluşum diyebiliriz. Okuduğumuza inanamadığımız bir dönemde ilaç gibi gelen bu oluşum çok yakın zamanda güvenilirliğini yitiren dev haber portallarının yerine geçebilir. Takipçilerinde okuduğu haberin doğruluğunu eş zamanlı olarak portaldan kontrol etmesi bile azımsanmayacak bir reflekse dönüştü. Bu refleks bilginin değerinin farkında olan ve yukarıda bahsettiğim akımların kapsamına girmeye niyetlenen herkesin birer filtresi haline geldi. Destekliyoruz. Tebrik ediyoruz.

Bizdeki teyit.org’un kapsam olarak bir tık ileri hali için Facebook kolları sıvadı. Kullanıcıların şüpheli buldukları haberlere bir uygulama ile işaret koyabileceklerini ve sonrasında bağımsız bir teyit kuruluşunun bu haberin doğruluğunu onaylabilecekleri bir dönem başlıyor. Uygulamanın pilot ülkesi Almanya Ocak 2017’den itibaren Facebook’un bu hizmetini kullanmaya başlayacak.

Haber için buraya göz atabilirsiniz.

http://www.forbes.com/sites/federicoguerrini/2017/01/16/facebook-will-flag-and-filter-fake-news-in-germany/#2b31e8a560e3

Öte yandan teyit.org’un Amerika versiyonunu merak edenler de http://www.factcheck.org adresine göz atabilir.

Doğru bilgiyle, değişimle kalın!

Tchao!

Markalar Ne Söyler, Ajanslar Ne Anlar? (Anket – Analiz)

İçinde bulunduğum (dijital) ajans ekosisteminin sorunlarını farklı perspektiflerle ele almaya ve ortaya mini bir özet çıkarmaya çalıştım. Bunu yaparken pek çok ajans ve dolayısıyla ilişkide bulunduğum marka yöneticileri ile sorun belirleme noktasına pek çok fikir alışverişinde bulunma fırsatım oldu.

Beni harekete geçiren aslında ‘’ Markalar neden ajanslarından memnun değil?’’ sorusuyla birlikte ‘’Ajanslar neden markalarından memnun değiller?’’ soruları oldu. Şimdi ele alacağım konu ise bu denklemin ilk tarafı olan ‘’ Markalar neden ajanslarından memnun değil’’ kısmıdır.

Hazırlamış olduğum kısa anket şimdiye kadar iş ilişkisi içerisinde olduğum marka yöneticileri ve birlikte çalışma fırsatım olmayan ama bu araştırmaya destek vermek isteyen marka yöneticilerine gönderildi. Bu çalışmada 22 marka yöneticisi / sorumlusu ile çalışılmıştır.

Markaların sektörel dağılımı ise FMCG, teknoloji, otomotiv, telekomünikasyon, inşaat, medya yayıncılığı, spor ve turizmden oluşuyor.

Şimdi sırasıyla soruları ve gelen yorumları sizinle paylaşıyorum.

1

Bu tabloda majör olarak ajans seçiminin konkur ile yapıldığı gözlemlenmekte. Bazı markaların global konjonktüründen dolayı bu yöntemin zorunlu olduğu durumu yorumlar arasında yer alıyor.

2

Bu soruya gelen yorumlar arasında en öne çıkanı ise

‘’ Ajansın kreatif başarısının istikrar sağladığını düşünüyorum. İş birliklerimiz için önceliğimiz istikrarlı bir iş ortağı ile çalışmak’’ olmuştur.

3

Bu sonuç markaların hizmet almak istedikleri ajanslardan hizmet süresince odaklılık beklediğini öne çıkartırken, bu odaklanmanın üretilen işlerden yanı sıra ajanstaki muhataplarıyla iletişimlerini daha sağlıklı yürütebilecekleri gibi bir alt konu  yorumlarda ortaya çıkmış oluyor

4

Çoktan seçmeli olan bu soruda %100 yanıt alan madde ‘‘Markanın ana stratejisine ve brief’lere doğru cevap verememesi’’ olurken ikinci büyük paydayı ise ‘’Kreatif anlamda başarı gösterememesi’’ maddesi almıştır. Bunların dışında diğer ”Operasyonel hatalar” ve ”Birlikte çalışmaya başlamadan önce göstermiş olduğu başarının azalması” maddeleri ise ajans – marka ilişki süreçlerinin nerede tıkanmaya başladığını bizlere anlatıyor.

5

Markaların ajanslara bakış açısını belirtmelerini ve konumlandırma yapmalarını istediğim bu soruda ise iş ortağı maddesi, fikir ortağı maddesine üstünlük sağlıyor. Hiç seçilmeyen madde ise ‘’Operasyonel süreçlerin devamlılığını sağlayacak kurum olmuştur’’

6

Ajansın, marka brief’ini anlamamış olması ve proje – bütçe önerilerinin ”Marka ve brief’e cevap veremeyeceği şekilde oluşturulması” maddeleri öne çıkmıştır.

Ajans marka ilişkilerinde bir diğer tıkanıklık noktasına dikkat çeken madde ise  ‘’Ajans ekiplerinin brief sürecine tam katılımının gerçekleşmemesi’’ olmuştur.  Bu madde iki önceki soruda sorulan ‘’belirli bir kişi ya da ekip ihtiyacı’’ sorusuna verilen cevapla mantık olarak paralellik gösteriyor.

7

Bu sorunun ek açıklaması ise şu şekildedir: ”Gerçekleştirmek istediğiniz projenize, ajans kanalından gelen işlere vermiş olduğunuz revizelerin  büyük yüzdesi hangi madde ile örtüşüyor?”

Çoktan seçmeli olmayan bu soruda %100 cevap alan madde ise
‘’Markanın misyonel ve vizyonel durumuna uygun olmayan çalışmalar’’ olmuştur.

8

Bu soruya sadece 2 madde çevresinde yanıtlar ve yorumlar geldi.

%66’lık yüzde ‘’Mevcut ajans ile toplantı sıklığını arttırmak’’ olurken, %33lük yüzde ise ‘’Hizmet veren ekip veya kişilerin değiştirilmesini istemek’’  maddesine aittir. Bu sorunun tercih edilmeyen diğer maddeleri ise;

‘’Başka bir ajans arayışı içine girmek’’ ve ‘’Sözleşme sonlanana kadar bütçe ve hizmet oranını düşürmek’’ olmuştur.

9

Bu sorunun diğer seçeneğine gelen yorumlardan öne çıkanı ise şöyledir;

‘’Geçmiş dönemlerde birlikte belli başarılar yakalamış olduğumuz fakat bir şekilde yol ayrımına geldiğimiz ajansımızla, markamızın iletişim ihtiyaçlarına yönelik tekrar çalışabiliriz. Bu yeniden çalışma kararı ise geçmiş tecrübelere dayanır. Bu tecrübeler ise elde edilen başarılar, bütçe konusundaki yaklaşımları ve ayrılık süresince ajansın sergilemiş olduğu tutumdan oluşmaktadır’’

 

ANKETİN KISA ANALİZİ

Tabii ki bu anketi ajans insanı olarak değerlendirebilir ve bir noktada kendime ve dolayısıyla ajans ekosistemine geri bildirim olarak okuyabilirim.

Markalar ajansların istihdamları ile ilgililer

 

İstihdam sirkülasyonu bol olan ajans ekosisteminde, başarı sağlanan ekip / ekip üyelerinin, markaların ajanslarına olan bağlılıklarına katkı sağladıkları görünüyor. Dolayısıyla bu gözlem IK süreçleri, çalışan motivasyonu gibi alt konulara el sürüyor.

Anket dahilinde ve haricinde marka yöneticileri ve sorumlularının, istihdamda istikrar sağlayan ajanslarla daha güvende hissettikleri gibi bir görüş aldığımı belirtmeliyim. Öte yandan marka – ajans arasında yapılan aylık ödeme anlaşmasıyla, markaları ile gerçekten vaat edilen derecede ilgilenebilecek bir ekip ile çalışmanın önemini vurgulanıyor.

 İlk aklımıza gelen vazgeçiş bütçe yüzünden değil(miş)

 

Bu durum ajans yöneticilerini ne kadar tatmin eder bilmiyorum. Sektördeki genel tecrübem, ajans yönetimlerinin en büyük hayal kırıklıklarının bütçelerden dolayı olduğunu söylese de marka tarafı ise ‘’bizi gerçekten anladınız mı?’’ diyor.

İster markanın ilk strateji brief’i olsun, isterse de proje brief’i olsun, alınan brief’in kimin tarafından alınıp iletildiği önem kazanıyor. Bu durum da yine büyük heyecan ile anlaşma sağlanan markalara bir süre sonra verilen hizmetin aslında marka adına kurulan iç ekip yapısıyla paralellik gösterdiğine dikkat çekiyor. Diğer bir deyişle ajans içi marka dağılımı, marka adına kurulan ekibin ya da ekip üyesinin ajans içindeki varlığı oldukça önemli.

 Mesai bitimine yakın gelen revizelerin sır perdesi aralanıyor!

Hayır aslında yine aralanmıyor, üzgünüm :)

Ama marka yöneticileri ısrarla brief’i anlayıp anlamamak konusuna dikkat çekiyor. Bunun pek çok değişkeni olabilir. Kendi tecrübemle  bunu şöyle yorumlayabilirim.

  • Ajansın brief formatı iki taraf içinde yeterlilik sağlamıyor. (Brief formatı olmayan ajanslarda ise durum gerçekten vahim)
  • Alınan brief’in tek bir kanaldan yorumlanması ve projelendirilmesi (brief toplantısı ve farklı fikirlerin konuşulmadığı bir ajans düzeni)
  • Her zaman bütçe odaklı projeye yaklaşmak ve brief’den uzaklaşmak (‘’inovatif bir iş yapalım ve ödül alalım ya da bu çeyrekte bütçe KPI’mızı bu proje ile tamamlayalım’’ diyen yönetim)
  • Mutsuz ve odaklanamayan ekip üyeleri ( Yığılan işin altında kalan nice art directorler ve yazarlar)
  • Brief vermekte sıkıntı çeken marka yöneticileri (ajans insanının aklına ilk gelecek nedenlerden biri)

 

 Marka galiba gidecek denilen anda marka ajanstan biraz daha fazla toplantı istiyor olabilir

Uzun ve sonuçsuz toplantıların ajanslara maliyetlerinin farkında olmakla birlikte, bu ankette ortaya çıkan ve azımsanmayacak bir gerçekte markalar her zaman giden sevgili olmayı arzulamadıklarıdır. Bu noktada ajans ve markalar rutin, dönemsel toplantılarında alınan verimi arttırmaya yönelik adımlar atabilirler.

 Nasıl bulduysan öyle bırak

Yol ayrımına gelen ajansların veda süreçleri oldukça sıkıntılı geçer. Bu ankette ortaya çıkan bir detayda o sürecin ajans tarafından ne kadar sağlıklı yürütüldüğünün önemini vurgulanıyor. Kısacası yeni ajanslara aktarılan dosyaların gecikmesi ile cevapsız bırakılan pek çok soru, markanın geçmiş ajansına bakış açısını direk olarak etkiliyor.

Sonuç olarak bu kısa ankette ajans – marka ilişkilerinin tıkandığı noktaları kendi merakımca saptamak istedim. Bu geri bildirimlerin öncelikle iletişimci olarak bana ve sonra bu konuda azıcık merak duyan herkese iş geliştirme kapsamında faydalı olmasını diliyorum.

 Tchau!

Sosyal Medyada 365 Gün Kriz Yönetimi

Sosyal medyanın sevimli günleri artık çok geride kaldı. 29 Mayıs 2013 sabahı memleket yüzünü milliyetçilik, isyan ve gaz ile yıkarken iletişimciler ise akşamdan kalmışlardı. Şehit haberlerinin yaratmış olduğu günübirlik yas tutmalar yerini 3 aylık bir toplumsal olağanüstü hal’e bırakmıştı. Sen mi ben mi kutuplaşmasından doğan kocaman bir bebek bütün sektöre yayılmaya başladı. Markalar ve kurumlar tarafını seçip oyuna katılıp katılmamaya karar verene kadar çok uzun zaman geçti. Sessiz kalmak ile konuşmak arasındaki fark sosyal medyada varlığını gösteren her markayı bir tarafa yerleştiriyordu. Öyle ki Gezi Parkı protestoları döneminde olaya fiziksel olarak destek ya da köstek veren çoğu marka daha iletişim yapmadan önce linç ediliyor ya da baş tacı ediyordu.

twitter-serkan-balbal

Henüz ne yapacağına tam karar veremeyen markalar ve kurumlar 3 ay boyunca iletişimlerini yer yer keserken, planlanmış projeler, harcanmış bütçeler de bu döneme kurban veriliyordu. Sosyal medyanın Periscope ile faydalı kullanımına karşı, kitlelerin düşünce özgürlüğünü doyasıya yaşaması son yaşadığımız 10 Aralık 2016 Beşiktaş saldırısından sonra başka bir boyuta taşındı. Artık sosyal medya paylaşımları birer suç sayılıyor ve paylaşan kişiye hukuki işlem uygulanabiliyor. Bunun gerekçelerini tartışmak adeta yaşadığımız bütün politik süreçlerin nedenlerini tartışmaya benziyor. Sonuçta düşünce özgürlüğünün portalı ne olursa olsun vicdani muhasebelere takılabiliyor ve eleştirilebiliyor.

hasbro-twitter

Yaşadığımız bunca zaman, dijital mecralarda iletişim yapmak memlekette çok denklemli bir probleme dönüşürken en güvenli kınama mesajları yine teröre verdiğimiz şehitler adına yapılıyor. Son 3 yılda dijital mecra stratejistlerinin ve iletişimcilerinin öğrendiği şey ise eş zamanlı pek çok dinamiği izleme yetisi olduğunu düşünüyorum. Artık markanın vizyonu, amaçları ya da hükümet tarafından değerlendirilme durumunu gözetmek yerine toplumsal reflekslerimizi daha ön plana alarak aksiyon planı hazırlamak önem kazandı. Bu noktada çoğunuz bu dinamiklerin başında hükümet tarafından değerlendirilme durumunun hepsinin üzerine çıkacağını düşünüyor olabilirsiniz. Aşağıdaki birkaç örnek bu duruma alternatif yaratmakta oldukça başarılılar. Gerek aldıkları tepkiden geri basma durumu, gerekse direk olarak tepki göstererek fikrini ortaya koymalarıyla.

dogadan-twitter-aciklamasi

Kadınlar Ne İster videosuna gelen tepkilerden sonra markanın özür metni
 sabanci-aciklamasikagider

 

Video’nun ortaya attığı fikirden uzaklaşması ise yozlaşan bir halkın resmedilmesiyle gerçekleşiyor. Artık ne bindiğimiz taksiye, ne de gittiğimiz gece kulübüne güvenmememizi öğütleyen bu video çılgınca pek çok sosyal medya kullanıcısından tepki aldı. Hemen ardından marka geri bastı ve özür diledi.

hasbro-facebook

Bu özür dilemeler, pardon biz öyle düşünmemiştik demeler markaların kaçış yolu mudur? Hayır.

Markanızı, kurumunuzu sürekli özür dilemeye alıştırırsanız bir gün özrünüzü duyacak gerçek bir takipçi bulamayabilirsiniz. Her markanın, her sosyal medyacının çöpe attığı ‘’kampanyacı’’ kitle bir zaman sonra harcanan tüm bütçelerin mezarı olacaktır. O kadar içgörü raporu, o kadar strateji, yapmış olduğunuz bir hatadan dolayı sizi uzun süre prangalara bağlayabilir. Bu da kaybettiğiniz ana hedef kitleyi daha fazla çabalarla geri kazanmaya çalışmanıza neden olacaktır.

O halde Türk sosyal medyasında kriz yönetimi nasıl ele alınabilir?

Kriz için fiziksel yaraları beklemek yerine toplumsal reflekslere (iletişime yansıyan) daha özenli yaklaşmalı ve güncel olunmalı diye düşünüyorum. Kadınları tecavüze uğrayan ve kafası kesilerek çöpe atılan bir ülkede tecavüzle eşleşmiş Yeşilçam karakterleri kullanmamak bir örnek olabilir.

Susmak ve konuşmak arasındaki ayrım elbette ki her iletişimcinin inisiyatifinde olmayacaktır. Yukarıda bahsettiğim dinamikler birer parametre oluşturacak ve stratejik hesaplamaları yok sayacaktır. Bu durumda markaya sosyal medyanın dönemsel reaksiyonlarını iletiyor olmak daha güvenli bir yol olabilir. Yani işin özü bugün günlerden Fenerbahçe trending topic’ini iletmekten ziyade, öfkeli sosyal medya kullanıcılarının dönemsel refleksleri hakkında ufak bir içgörü raporu iş görecektir.

An itibariyle dijital mecra iletişimcilerinin hareket planı nedir?

Rakipleri beklemek.

Tam olarak bu! Her marka rakiplerin aksiyonlarını bekleyerek kriz yönetimini planlıyor. Bu da aslında oldukça gülünç bir durum ortaya çıkarıyor. Bir iletişim düşünün diğerleri ne dedi acaba diye umutsuzca bekliyor sonra da altta kalmayalım biz de yapalım bari diye harekete geçiyor. Kısacası bugün çoğu dijital iletişimci rakibinin hareketini bekliyor, rakibi de onları bekliyor. Karşılıklı flörtleşme sonucunda erkek tarafı kızı dansa kaldırıyor ve ortaya bir kınama ya da iletişim yavaşlatma çıkıyor.

Sonuç olarak Türkiye’de geleneksel mecranın hız ve hacim olarak bir tık ötesinde olan dijital mecralarda iletişim yapan pek çok kimse kriz yönetimi kavramını dönemselden ziyade bütün bir yıla yaymaya mahkum. Yaşadığımız topraklarda o kadar çok krize neden olabilecek bir gündem varken kriz yönetimi kavramı başka bir sayfaya hatta ön sayfaya taşınmaya zorunlu hale geliyor.

Obrigada!