Senem Kılıç

Gereksiz Olmamak İçin Kendimizi Gerekli Kılmak

gereksiz-kilmak

Sapiens’in yazarı Harari’nin son kitabı Homo Deus-Yarının Kısa Tarihi’ni yayınladığından itibaren geçen kısa süre içinde bir çoğumuz duydu ve okuma listesine şimdiden ekledi. Kitap bize insanın geleceğine dair çok sayıda bilgi sunuyor. Elbette herkesin Harari’nin görüşüne katılmasını beklemek mümkün değil. Ancak Harari kitapta çok önemli tespitlerde bulunurken gelecekte karşımıza çıkacak yeni bir toplumsal sınıftan da bahsediyor ki, hem ülke hem de toplum olarak anlattıkları bizi oldukça yakında ilgilendiriyor.

Harari’nin bahsettiği sınıfın adı gereksizler sınıfı. Peki kim bu gereksizler sınıfı? Kimlerden oluşuyor ve toplumdaki yerleri ne? Harari Gazeteci Mehveş Evin’e verdiği röportajda Gereksiz sınıf’ terimini bilerek kullandığını, ve kavramın çok provokatif olduğunu bildiğini belirterek sözlerine şu şekilde devam ediyor:

“Kişisel olarak hiçbir insanın gereksiz olduğunu düşünmüyorum tabii. Bu terimi, sistemin bakış açısı olduğu için kullanıyorum. 20. yüzyılın sonuna dek insan, özellikle ekonomik ve askeri olarak sistem için gerekliydi. Devletler, savaşa döndürmek ve fabrikalarda çalıştırmak için insana ihtiyaç duyardı. Dünya savaşlarına bakarsanız, kadınların seçme hakkını kazanmasının bir nedeninin, devletlerin kadınlara ihtiyaç duyması olduğunu görürüz.

Birileri savaşırken birilerinin de fabrikalarda çalışması gerekiyordu, üstelik kadınlar çok faydalı olduklarını gösterdi ve ülkeler peş peşe kadınlara seçme hakkını verdi.

Peki insanlar artık sisteme faydalı değilse ne olacak? Askeri anlamda bunu yaşıyoruz bile. Artık savaşlar için milyonlarca insanı askeri almak gerekmiyor. Elit güçler yetiştiriliyor, özel harekat güçleri ya da drone kullanacak insanlar gibi. Ordular giderek sofistike ve otonom teknoloji kullanımına yöneliyor.

1416912865_e__itimlii__sizlik2Kimi insanlar, askeri değerini yitiriyor. Aynısı sivil hayatta, ekonomide de geçerli: Mesela kendi kendine çalışan arabalar, taksi şoförlerini işinden edebilir. IBM’in Watson’ı doktorların yerini, algoritmalar borsacıların yerini alabilir. Borsacı olacağım diye finans okuyan biri 10 yıl sonra iş bulamayabilir.”

Harari’nin saptamaları teknolji ve bilim üretmeyen toplumlar için de aynı zamanda bir uyarı niteliğinde. Özellikle insan gücü kaynağına güvenen ülkeler, gelişen teknoloji ve insan gücünün her geçen gün biraz daha devreden çıkmasının sonuçlarıyla yüz yüze kalmaya başladı bile. Üstelik hızla gelişen teknoloji, kendisini üreten ülkelerin büyük avantaj kazanmasına ve gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerin aradaki farkı kapatmasına imkan tanımıyor. Her yeni buluş, her atılan adım arayı biraz daha açarken uçurumu da derinleştiriyor.

Türkiye olarak biz de kendi iç sorunlarımızla boğuşmak ve Maslow hiyerarşisine göre can güvenliği gibi temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için büyük bir uğraş içine girerek dünyadaki gelişmeleri ıskalamaya devam ediyoruz. Bu durum ise karşımıza çıkacak daha büyük sorunları özellikler ekonomi alanında şimdiden tetiklemeye başladı. Bir türlü frenleyemediğimiz kur artışları ve önüne geçemediğimiz enflasyonla işsizlik rakamlarının nedenlerinin altında siyasi problemler kadar gerçek anlamda hayata geçirmediğimiz endüstriyel atılım da bulunuyor.

TÜİK’in son verilerine göre işsizlik rakamlarımız istikrarlı bir şekilde artış gösteriyor. Yani her geçen gün çalışmayan ve üretmeyen, Harari’nin deyişiyle gereksiz konuma düşen insan sayımız ve bu insanların nüfusa oranı artıyor. Hatta 15-24 yaş arasındaki genç yaştaki işsizlik oranımız 3,5 puanlık artış ile %22,6 oldu. Tüm yaş gruplarındaki oran ise 1.6 puan artışla yüzde 12.1’e yükseldi.

genc_issizligiVerilere baktığımızda tablonun hiç de iç açıcı olmadığını söylemek mümkün. Geleceğe baktığımızda ise bu rakamların artacağını söylemek yanlış olmasa gerek. Peki yaklaşık her dört gençten birinin işsiz kalmasına neden olan sebepleri aşmak mümkün mü?

Doğruları söylemek gerekirse; yalnız bizim değil, gelişmiş ülkelerin dahi bu soruna tam anlamıyla bir çözüm üretebilmeleri henüz mümkün görünmüyor. Çünkü Endüstri 4.0 ile hayatımıza giren otomasyon sistemleri ve akıllı fabrikalarda faaliyet gösteren robotlar insan gücüne duyulan ihtiyacı minimuma indirdiği gibi çok daha ucuza üretim yapma şansı tanıyor. Bundan daha bir kaç yıl öncesine kadar insanların faaliyet gösterdiği alanlarda robotlar ve programlar boy gösteriyor. Belki de ilk yapmamız gereken bu durumun bilincine varmak.

Ülkemizdeki bir çok kuruma baktığımızda dünyadaki yeni gelişmelerden ve teknolojiden ya haberdar olmadıklarını ya da haberleri olsa bile çok uzakmış ve gerçekleştirmesi imkansızmış gibi davrandıklarını görüyoruz. Her ne kadar teknolojiye ayak uydurup insanlar yerine robotları ikame edip çalışanları işten çıkarmasalar da; küresel rekabette geriye düştükleri için batmanın eşiğine geldiklerine veya iflas ettiklerine şahit oluyoruz. Kısaca, sonuç değişmiyor ve yeni işsizler olarak karşımıza çıkıyor. Kapanan kurumlardan çıkan ya da işini gelişen teknolojiye kaptıran yeni işsizlerin bir iş bulması da hiç kolay görünmüyor. Çünkü teknolojiye ve yeni üretim sistemlerine yani Endüstri 4.0’a kendini hazırlayamamış ve uyum sağlayamamış çalışanlara artık ihtiyaç duyulmuyor. İhtiyaç duyulmadıkları için de gereksiz konuma düşüyorlar.

O zaman, değişen dünyayı hep beraber kabul ettikten sonra hızla altyapı dönüşümümüzü tamamlamalı ve elimizdeki iş gücünü bu yönde eğitmeliyiz. Genç kuşakların eğitiminde dijital dünyayı daha iyi tanımalarını sağlamalı ve sadece birer tüketici olmaktan kurtararak üretici konuma geçmeleri için çalışmalıyız. Şirketlerin dijital dönüşümlerine destek vermeli, onlara yol gösterici kapılar açmalıyız. Bu dönüşümü sadece özel kurumların sırtına yüklemeyi bir kenara bırakıp, devlet olarak da onlara fayda sağlamalıyız. Kısaca top yekün bir seferberlik başlatarak hep beraber el ele vermeli ve değişen dünyada biz de varız demeliyiz. Gerisi ise zaten kolay.

Geleceğimizin kuşakları: Y ve Z

Evlerimize ilk kez televizyon girdiğinde tüm insanlık adeta büyülenmişti. Herkes için büyük bir devrimdi. Uzak diyarlardaki insanları izliyor, günler sonra ancak haberimiz olacak gelişmelerden anında haberdar olabiliyorduk. Tek kanallı hayatlar tek yönlü bilgi bombardımanında akıp giderken, iletişim çağına geç yaşlarında yetişmiş nesiller ilerleyen teknoloji karşısında şaşkınlıktan öteye geçemiyordu. Dünya tarihi için çok kısa bir zaman diliminde ise televizyon çoğu insan için sıradan bir nesne, sadece karşısında vakit geçirilen bir objeye dönüştü. Ardından ise hayatımıza bilgisayarlar girdi.

Bilgisayarların ilk ortaya çıktığı yıllar 1960’lardı. Elbette o zamanlar hiç de yaygın değildi. Ebat olarak yayılamayacak kadar büyükler ve yapabilecekleri olarak ise çok sınırlıydılar. Ancak hızla ilerleyen teknolojiyle birlikte boyutları küçülürken işlem kapasiteleri arttı. Yalnızca geçtiğimiz on senelik zaman dilimine bile baktığımızda ilerlemenin dudak uçuklatıcı hızda olduğunu görürüz. Yalnızca maddi durumu güçlü ailelerin evlerinde gördüğümüz bilgisayarlar fiyatların ucuzlaması ile birlikte de en yoksul kesimlerin bile ulaşabileceği konuma geldi. Ve en sonunda ise internetin hayatımıza girmesi ile de bilgisayarlar bambaşka bir role büründü ve yeni bir çağa adım attık. Dijital çağ.

Bu yazımızın konusu dijital çağın içinde büyüyen ve bu dijital çağın tam göbeğine doğan kuşaklar. Y ve Z kuşakları.

ABD’li psikolog Abraham Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisinde her insanın en üst ihtiyacının kendini gerçekleştirmek olduğunu ifade eder. Her insan belli aşamalardan geçmesinin ardından kendini gerçekleştirmenin ve kişisel potansiyelini ortaya çıkarmanın peşine düşer. Bundan 30-40 yıl önce bir insanın kendini gerçekleştirme hedefi ile bugünkü genç kuşaklar arasında ise büyük bir uçurumun olduğu ise yadsınamaz bir gerçek. Dijital dünyanın ve teknolojinin içine doğmuş, babasının 20’li yaşlarda tanıştığı tabletleri ve telefonları bebekliğinde oyuncak niyetine kullanmış bir çocuğun ise büyüdüğünde kendini dijital dünyada var etme çabası neredeyse kaçınılmaz. Üstelik Endüstri 4.0 ile birlikte yeni nesil üretim sistemlerinin tüm iş hayatını yeni baştan yazdığı günümüzde bu da bir zorunluluk haline gelmişken.

Türkiye olarak durmadan ve bıkmaksızın kalabalık genç nüfusumuzla övünür ve bunun gelişimimizde ki en önemli potansiyel olduğunu iddia ederiz. Onların büyük işler başarmalarını bekler, ülkemizin adını dünyada en iyi şekilde duyurmalarını isteriz. Bu kuşakların gelecekte dünyaya yön vereceklerini iddia eder ve üstelik buna da inanırız. Peki genç kuşakların potansiyelini ortaya çıkarmasına ne kadar imkan tanırız? Bu soru ise en can yakıcı haliyle gündelik hayatımızın her alanında karşımızda durur.

z-kus%cc%a7ag%cc%86iDünyanın önümüzdeki 100 yılını Endüstri 4.0’ın belirleyeceği herkes tarafından kabul edilen bir gerçek. Gelişmiş ülkeler Endüstri 4.0 alanına yaptıkları yatırım ve yetişmiş kalifiyeli elemanları ile şimdiden büyük bir yarışın içine girdiler. Tüm dünyada tam anlamıyla Endüstri 4.0 rüzgarı esiyor. Dev şirketler pazarda ayakta kalabilmek ve rekabet gücünü koruyabilmek adına Endüstri 4.0’a yatırım yapıyor. Dünya devleri bir bir fabrikalarını Endüstri 4.0’a uyumlu hale getiriyor. İş hayatının ve üretimin önümüzdeki yıllarda tamamen dijitalleşeceğin ise artık kaçınılmaz bir gerçek.

Peki ne yapmalıyız? Bu alanda toplumun tüm kesimleri ortak hareket etmeliyiz. Resmi kurumlar, şirketler, girişimciler ve sivil toplum kuruluşları öncülüğünde tüm millet olarak topyekün bir Endüstri 4.0 seferberliği başlatmamız gerekiyor. Aksi takdirde yalnızca önümüzdeki 100 yılı ıskalamakla kalmayacak aynı zamanda üretimdeki gücümüz kaybederek dünya liginden de çekilmiş olacağız. Geleceğimize yapacağımız yatırım içinse ihtiyaç duyduğumuz en önemli etken yukarıda da belirttiğimiz gibi her zaman övündüğümüz genç potansiyelimiz.

Bu nüfus teknolojiyi kullanmayı çok iyi biliyor. Bir an evvel bu genç kitleyi tüketici olmaktan çıkarıp üretici olmaya teşvik etmeliyiz. Eğitim sistemimizi kısır tartışmalardan çıkararak düşünen, araştıran, geliştiren ve gerçekleştirip hayata sokan insanlar yetiştirmek üstüne sil baştan tasarlamalıyız.

Aynı zamanda hali hazırda kendini geliştirmiş Y kuşağına daha fazla imkan tanımalı ve bu kuşağın Z kuşağına örnek olacak başarılara imza atmalarının önünü açmalıyız. Başka ülkelere göç etmelerini izlemeyi bırakmalı ve araştırma-geliştirme yapabilmeleri için ödenekler oluşturmalıyız. Onları teşvik ederek yerli programları bir an önce geliştirmeleri için kapsamlı bir yol haritası hazırlamalıyız. Yanlış yapmalarından korkmamalı, onları ikinci sınıf yönetici statüsünden çıkarıp karar verici aşamalarda görevlendirmeliyiz. Göreceğiz ki yalnızca bulundukları kurumların değil, tüm ülkenin ufkunu açacaklar. Kendi aralarındaki rekabet ülkeye bir heyecan ve tatlı bir çekişme getirecek. Kendi içlerinde yarış dünya çapında bir yarışın içinde olmamızı sağlayacak.

z-kus%cc%a7ag%cc%86i-1Z kuşağını ise içlerine doğdukları dijital dünyada üreterek kendilerini gerçekleştirebileceklerine şimdiden inandırmalı ve teknolojiyle yoğrulmuş bir eğitimin içinde kendilerini geliştirmelerini sağlamalıyız. Hayallerinin peşinden koşmak için cesaretlendirmeli, kendilerine güvenlerini pekiştirmeliyiz. Mutlu ve üretken bir toplumu ancak bu sayede inşa edebiliriz. Yoksa çok övündüğümüz Türk Hava Yolları’nın, otostop uygulaması Uber’in 15’de biri olduğu gerçekliğiyle yaşamaya devam etmek zorunda kalırız.

Tüm bunların ardından ise Türkiye olarak biz çağımızın neresindeyiz ve son sanayi devrimi Endüstri 4.0’a ne denli hazırız? Bu sorunun en iyi cevabını veren kişi Siemens Türkiye Genel Müdür Yardımcısı Ali Rıza Ersoy verdiği bir röportajda bu soruyu şu şekilde yanıtlıyor: “Tabi ki henüz hazır değiliz. Şu anda kavramsal tartışmalar başındayız ve yolun çok başındayız. Ama gecikmiş değiliz. 2. ve 3.’yü kaçırdık. Ama eminim bunu kaçırmayacağız. Şu anda Türkiye’nin 2 ile 3 arasında olduğunu söyleyebilirim. İyi başladık kesinlikle kaçırmayacağız.

Evet! Endüstri 4.0’ı kesinlikle kaçırmamalıyız. Kaçırmak gibi bir lüksümüz maalesef yok. Yalnız bizim değil, hiç bir ülkenin Endüstri 4.0’ı ıskalamak gibi bir şansı bulunmuyor. Elimizdeki potansiyeli bir an önce harekete geçirerek hem yeni kuşaklarımızın önünü açmalı hem de onların kendilerini gerçekleştirerek mutlu olmalarını sağlamak en büyük görevimiz. Çünkü onların başka ülkelerin çocuklarından ve gençlerinden hiç bir eksiği yok. Hatta çok daha fazla heyecanları, çok daha fazla yetenekleri ve istekleri var. Yeter ki onları ortaya çıkarmalarına yardım edelim.

Peki o zaman, daha ne duruyoruz?

En Beğenilen Şirketler

awards_250_166-son

En İyiler Ligi’ne bakış

GFK Türkiye tarafından hazırlanan “Türkiye’nin En Beğenilen Şirketleri 2014” araştırmasına 650 farklı şirkette çalışan yöneticiler katıldı. 1620 orta ve üst düzey yöneticinin katıldığı ankette çarpıcı kategorilerde sonuçlar elde edildi.
Ben de bu araştırmanın özellikle “Pazarlama, İletişim ve Satış Stratejileri” başlıklı kategorisinde dereceye giren şirketlerin ortak özelliklerini kalem almak istedim.

Yapılan anket sonucunda sıralama şu şekilde:
Coca Cola Türkiye, Unilever, Turkcell, P&G, Türk Hava Yolları, Garanti Bankası, Arçelik, Türkiye İş Bankası, Koç Holding, Eczacıbaşı Topluluğu
Şimdi gelin bu şirketlerin neleri iyi yaparak fark yarattıklarına bakalım.
1. Bilişim Teknolojileri Kullanımı
Müşteri deneyiminin öne çıktığı pazarlama süreç yönetiminde yaygınlaşan internet ve hızla büyüyen mobil iletişim, tüketicilerin kişisel deneyimlerinde büyük rol oynarken, değişim hızını yakalayamayıp tüketicisiyle etkin bağ kuramayan şirketler ne yazık ki sürekliliğini koruyamıyor.
2. Büyük Veri Yönetimi
Müşteri verisinin bilgi teknolojileri yardımıyla müşteriye özel hizmet yaklaşımına neden olacak sonuçlar üretebilmesi şirketleri rekabette avantajlı noktaya taşıyor. Müşteriyi en iyi tanımlama yöntemlerinden biri olan büyük veri yönetimi akıllı ve ekonomik iş sonuçlarını pazarlama fırsatları olarak ortaya çıkarıyor.
3. Tüketici Mutluluğu
DNA’sına mutluluk hedefi işlenmiş markalar oluşturmak tam anlamıyla bu şirketlerin ortak özelliği. Bütün çalışmalarında tüketici bizi nasıl daha fazla tüketir değil tüketicimiz nasıl mutlu olur sorusu odağında kalmak Coca Cola’yı 50. Yılında Koka Kola olarak yazdıracak bir noktaya taşıyor.
4. İtibar – Kalite İlişkisi
Bu markaların hepsinin ortak özelliği hizmet verdiği toplum nezdinde itibarını korumak ve üretim/hizmet kalitesini sürekli ve tepede tutmak için yönetimde sistem yaklaşımı büyük önem arz ediyor.
5. Toplumsal Sorumluluk
Ekonomik değerini sağladığı toplumun parçası olabilmek için toplumun değer yapısına, kültürel dokusuna uygun toplumsal destek kanalları oluşturmak, Eğitim, istihdam, çevresel sürdürülebilirlik, yerel ekonomiye destek gibi başlıkları sürekli desteklemek bu şirketleri toplum markası haline getirmiştir.
Bu tür çalışmaların diğer pek çok şirkete de hedef nokta oluşturmak noktasında yol göstereceğini ve markalaşma yolculuğunda bu şirketlere yenilerinin de eklenerek kendisi büyürken toplumu da geliştiren bir sorumluluğu da üstleneceğini gönülden diliyorum.
[message_box title=”E-Bültenimize abone olun:” color=”red”][wysija_form id=”1″][/message_box]

Büyük Veri Yönetimi

big-data2Büyük Veri Yönetimi

İşletme yönetiminde karar vermeye konu olan veri büyüklüğü gün geçtikçe artmaya devam ediyor. IDC 2014 raporuna göre dünyada işlenen verinin büyüklüğü 4,4 ZB civarında. ABD, Avrupa ülkeleri, Avustralya gibi gelişmiş ülkeler 2013 itibariyle bu veri havuzunun yüzde 60’ını oluştururken 2016 yılında gelişmekte olan ülkelerin payının eşitleneceği, 2020’de ise şimdinin gelişmekte olan ülkelerinin payının yüzde 60’a çıkması bekleniyor. Türkiye’de de büyük verinin önemi son yıllarda anlaşılmaya başlandı. Genişbant internet trafiğinin artması, fiber altyapısının yaygınlaşması ve 4G teknolojilerinin hayatımıza girmesi ise bu önemi daha da artırıyor.

Hal böyleyken rakamlarla beklentilerin doğrultusunda şirketler de kendi yönettikleri büyük veri çözümleri konusunda çalışmalarını da fark yaratacak sonuçlar ve büyümelerine katkı sağlayacak işlem büyüklükleri için hızlandırıyor.

Büyük Veri Kaç Karakterden Oluşur?

Büyük veri üç karakterden oluşuyor:

Çeşit: Farklı yapılarda, çeşitlilikte ve karmaşıklıktaki verilerin yönetilmesi. E-postalar, ses kayıtları, sosyal medya ve blog gibi klasik veritabanı yönetim sistemlerinde tutulmayan verilerin de işin içine girmesi.

Hız: Büyük hacimde sürekli akışkan veri gelmesi.Örneğin internet, POS verilerinin sürekli çekilmesi.

Hacim: Terabyte’dan Petabyte’a (1000Terabyte), Exabyte’a (1milyon Terabyte), Zetabyte’a ( 1milyar Terabyte) giden ölçeklerde veriyle işlem yapmak. Büyük verinin işletmelerde kazanç sunması için veriler güvenli olarak transfer edilmeli ve doğru kullanıcılar tarafından erişilebilmeli, son kullanıcı ve kurum için bir değer yaratabilmelidir. Aksi takdirde büyük veri yığınları dert haline gelecektir

Büyük Veri Şirketler için Neden Önemli?

Büyük verinin şirketlere sağlayacağı en büyük fayda tüm dünyada ortak kullanılan sosyal ağlar ve diğer pazarlama kanalları sayesinde müşterilerine dokunabilme imkanını sağlaması. Aynı zamanda müşterileri hakkında daha fazla bilgi toplama fırsatı da yaratıyor. Eskiden olduğu gibi klasik pazarlama kanalları değil özel grupları hedef alan nokta atış pazarlama stratejileri günümüzde önemliyken gerekli uygulamalar büyük veriden elde edilen saptamalarla ancak mümkün.

bigdataRekabette büyük veri doğru araçlarla işlenir ve anlamlı veriye dönerse karar vericiler için fark yaratacak üstünlük sağlar. Yapılan araştırmalarda büyük veri çözümlerini kullanan şirketlerin verimlilik konusunda eşitliklerinden yüzde 4 daha verimli, karlılıkta ise yüzde 6 daha karlı olduğu görülüyor. Bu durumda da veri ister istemez tüm kurumlar için en önemli ham madde haline geliyor.

Günümüzde tüketicilerin çoğu anlamsız gelen mesajlar, kendilerine hitap etmeyen kampanya bilgilendirmeleri nedeniyle şirketlerin satış politikalarında fiyat bazlı yaklaşıma artık eşlik etmeyebiliyor. Tüketicisine hizmetsel katma değer sağlayan şirketler akılda kalıcı iz bırakıyor. Katma değerin genel topluluk ya da münferit kişi bazlı üretilebildiği bilgi işleme araçlarıyla büyük veri VIP- Kişiye özel hizmet oluşturacak alt başlıkları size hazır sunuyor.

Günümüzde büyük verinin özellikle müşteri sadakat sistemleri için kullanıldığı sektörlerde veri toplama (data collection), veri işleme (data manuplating), veri madenciliği (data mining), iş zekası (business intelligence) yönetim adımlarıyla rakiplerinizden önce ve farklı kararlar alabilirsiniz ve bunu iş stratejilerinizle bütünleştirebilirsiniz yani tek seferlik değil düzenli kararlar üreten araçlar olması demek. CMO’lar için büyük verinin sunduğu potansiyel büyük bir dönüşüm fırsatı. CMO’lar kararlarında daha veri odaklı olabilme imkanına kavuştukça şirketler de bu veriyi doğru analiz edebildikleri kadar güçleniyor ve rekabet avantajı sağlıyorlar.

facebook-google-apple-amazon

Büyük veri iş dünyası gündemi için yeni bir kavram olmakla birlikte Facebook, Google, Amazon gibi şirketler yıllardır bütün analiz ve müşteri deneyimlerini büyük veriyi kullanarak geliştirilmekteler.

Günümüzde veri madenciliği en çok sağlık, finans, perakende sektörlerinde tanı tahminleme, risk belirleme, kampanya oluşturma başlıklarıyla toplum yaşantımıza çoktan dahil olmuş durumda. Özellikle şehir yönetiminde İstanbul trafik hat dengeleme ve araç yönlendirme uygulamaları dünyada akıllı şehir Barselona markasını zorlayacak boyutta.

Pazarlamada en önemli konunun kalıcı müşteri memnuniyeti olduğunu düşünürsek büyük veriyi işleyebilme gücü şirketlere müşterisini tanıma ayrıcalığı ve ona özel hissettirecek hizmet sunma fırsatını sağlamış olacak.

Büyük veri konusunun farklı başlıklarla farklı yazılarımızda tekrar kaleme döküleceğini vurgulayarak bilginin en önemli güç olduğunu tekrar ifade etmek istiyorum.

Bilgiyi işlemede temel yönetim stratejileri için 3 H, Hacim, Harmoni ve Hız diyerek bu başlıkları farklı yazımızda ele almak üzere 2015 yılının siz değerli okuyucularımıza ve bütün ülkemize huzur, barış, sağlık ve bereket getirmesini dilerim.

Sağlıcakla kalınız, pazarınız daim olsun.
[message_box title=”E-Bültenimize abone olun:” color=”red”][wysija_form id=”1″][/message_box]

Pazarlamanın 3 S’si

Pazarlamanın 3 S’si

Pazarlamada 4 P, 5C, 7 C ve nice gerekli karmalar ortaya çıktı ben de bir tane eklesem dedim. 3 S.

Pazarlamayı bir bütün olarak anlamlı noktaya getiren bu 3 S yi açıklayalım.

1. Satış öncesi

Pazarlamada planlama aşaması da diyebiliriz. 5N1K ‘nın en yoğun sorgulandığı dönem. Ulaşılan her yanıt nereye doğru gidileceğini, nasıl gidileceğini bulmaya yarıyor. Diyoruz ki havuz bir pazarsa havuza atlamadan önce bakmak havuz dolu mu diye, içinde misafirler var mı diye ve de hatta neresinden atlasam diye. Yani kısaca pazara girmeden hangi pazara, ne şekilde, hangi amaçla, ne zaman gireceğinizin senaryolanması. Bu çalışmalar sizi olası yanlış verilecek kararlardan ön görebildiğiniz gerekçeleri saptadığınızda koruyacaktır. Elbette ki hesaba katamadığımız durumlar olabilir ancak yine de bu duruma kötünün iyisi gözüyle de bakmak mümkün.

3sSatış öncesi süreçler, özellikle pazarlama faaliyetlerini rekabetin yoğun yaşandığı bölgelerde yürütecek organizasyonlar için kaynağın verimli kullanılmasından kaynaklanan ek olumlu sonuçlar da ortaya çıkarır. Rakiplerin güçlü kimlikleriyle faaliyetlerini yürüttükleri bölgelerde satış çabalarına başlamadan önce bir önceki yazımızda bahsettiğimiz farklılaşma stratejilerinden destek almalıyız.

Satış öncesi süreçleri daha önce hiç girmediğimiz yeni pazarlar için planladığımızda uygulanabilecek en iyi araştırma yöntemini Porter’ın 5 ‘lisi olarak görebiliriz. Porter herhangi bir pazara girmeden ya da satış çabasına başlamadan 5 konu başlığını iyi anlamayı önerir. Bunlar müşteriler, rakipler, tedarikçiler, olası rakipler ve ikame ürünler.

Müşteriler havuzun içindeki su benzetmemizdir. Havuzda su yokken atlamak ölümcül sonuçlara neden olabilir. Müşterisi olmayan bir pazara girmek yatırım sonuçlarınızda hayal kırıklığı yaratacaktır. İş fikrinizde ısrarcıysanız o zaman müşterinin oluşması için kaynak ayırmak zorundasınız ya da başka ifadeyle ihtiyaç yaratmak durumundasınız. Bu çaba zaman, nakit, teknoloji ve insan kaynağı gerektirecektir. Bu sebepten hedeflediğiniz pazarda alıcılar kimler olabilir, bu kişiler ne yer, ne içer, ne zaman harcar, hangi şekilde ödeme yapar kısaca müşteri profilinizin detaylıca anlaşılmasında fayda var. Müşterinizi tanıdıkça onlar adına üretecek ve ihtiyaca konumlanabileceksiniz. Unutmayalım ki Pazara girmeden sorulacak ilk ve en önemli soru benim ürünüme (mal/hizmet) ihtiyaç var mı?

Competitor-AnalysisRakiplere gelince havuzda bizden daha önce atlamış olanlar hali hazırda havuzda yer işgal edenler profesyonel yüzücüler, amatörler ama bir şekilde havuzda var olanlar. Bunun tam tersi de olabilir havuzda hiç kimse de olmayabilir. Bu durumda sormalısınız. Neden kimse yok? Bu havuzu ilk ben mi buldum? Yoksa bulanlar atlamaya çekindiler mi? Öyleyse neden? İlk ben atlamalı mıyım? Bu soruların yanıtlarını ararken pazara ilk giren olma cesaretini göstermenin akılla perçinleneceği bir noktaya gelebilmelisiniz. Sonuçlarının daha önce tecrübe edilmediği pazarlara ilk giren oyuncular risklerini de beraber taşır. Pazarda rakipleriniz varsa da rekabetin oturmuş olması sizin hangi kurallarla (fiyat, ödeme, hizmet sunuş, dağıtım vs.) oyunu oynayacağınızı bilmenizi sağlar. Bu aşamada hem rahatsınız hem de bir o kadar işiniz zor. Unutmayalım ki rekabet var oldukça üretim ve pazarlama faaliyetleri sürekli kendini yenileme baskısı altında hissedecek ve sürekli bakımda kalacaktır. Kısaca rekabet kaliteyi sürekli kılacak baş etkendir.

Tedarikçiler, siz bildiğiniz işe odaklanırken kalan bütün diğer işleri sizin adınıza yapacak olan yoldaşlarınızdır. Onların varlığı ve güzü sizi güçlü kılar. Bu sebepten tedarikçiler için yaşat yaşa ya da kazan kazan anlayışıyla ilişki yürütülmelidir. Tedarikçinin bugün işletme stratejilerinde yeri partner, çözüm ortağı vs olarak da ifade edilmektedir. Unutmayalım ki tedarikçiler olmazsa ham maddeden başlayarak müşteriye ulaşana kadar bütün faaliyetleri siz gerçekleştirmek durumunda kalırsınız.

Olası rakipler, henüz havuza atlamamış ancak her an havuza atlamaya hazır komşularınız demektir. Bu kişilerin de dikkatlice takip edilmesinde fayda var. Pazara girme çoğu zaman tek gecede alınacak kısa zamanlı anlık kararlar değildir mutlaka fısıltılar duyulur. Bu fısıltıları duymaya çalışın.

İkame ürünler, ihtiyacı tam olarak gidermese de sizin ürününüzün yerine geçebilecek ürünlerdir. Bu yüzden satış çabalarınızda karşınıza hiç ummadığınız bir yerden ummadığınız biçimde farklı bir ürün çeşidi çıkabilir aman dikkat!

Planlamanın titizlikle ve önemle üzerinde durulması gereken bir yönetim konusu olduğunu yıllardır dile getiren bir kişi olarak bu yazımızda da planlama aşamasına ağırlık verdik.

2. Satış

sale-signAslında uygulama aşamasıdır. Bir önceki maddede planlanan her faktör 5N1K uygulanarak hayata geçirilir. Müşteriye ulaşmaktan, dokunmaktan korkmayın. Çok az rakibinizin yaptığı araştırmaları yaparak pazara girdiniz. Artık başarı faktörü sizde. Satışı gerçekleştirecek satış uzmanı kişilerde. İkna yeteneği, sunum becerisi, iletişim teknikleri, ürün tecrübesi, yetki ve inisiyatif, fiyat esnekliği satış çabalarının sonuçlarını etkileyecek ana faktörlerdir.

Unutmayalım ki müşterinizi tanıyor, pazarı da tanıyor, ürününüzü biliyor ve kendinden emin yol alıyorsunuz. Bize de hayırlı satışlar demek düşer…..

3. Satış Sonrası Hizmetler

Yönetimde tam karşılığı kontroldür. Sürekli iyileştirmenin ana kaynağıdır. Pazarlamada da müşteriyi bulmak satış gerçekleştirmek tamamlandıktan sonra müşterinizle ilişkilerinizi devam ettireceğiniz kısımdır. Belki de sürekli müşteri sadakatinin sağlandığı en önemli kısım. Günümüzde rekabetin çok yoğun yaşandığı sektörlerde müşterilere fark yaratacak dokunuşlar özellikle satış sonrası hizmetlerde yaratılır. Akılda kalmak, müşterinize güzel bir satın alma tecrübesi yaşama hissi vermiş olmak ve bir daha ki sefere tekrar sizi bulması ve sizden alımı yapmasını algısal olarak zihninde konumlandırdığınız kısımdır. Özellikle hizmet inovasyonunun yoğun yaşandığı kısım pazarlamada buradadır.

Sonuç olarak pazarlamanın yeniden tanımını yapacak olursak satış öncesi, satış ve satış sonrası hizmetlerin bütünüdür.

Doğru pazarlar ve etkin pazarlama bizi bekler. Hayırlı ve bol kazançlar dilerim.

[message_box title=”E-Bültenimize abone olun:” color=”red”][wysija_form id=”1″][/message_box]

Mavi Okyanus’u bulmak

Herkes aynı hedefin peşinde. En….. biz olalım. Tercih edilen, hızlı, kaliteli, aranan, iyi vs. Bu cazibeyi yaratabilmenin ise tek ortak noktası var. Marka olmak. Markanın tüketicinin algısında konumlandığı yer ilk akla gelense hele ki duygusal bağ kurulabiliyorsa vazgeçilmez olan demektir her durumda.

blue-oceanPeki herkesin müşteri taleplerini artık bilinen tüm matematiksel yöntemlerle dip detayına irdelediği, sonuçlarıyla analizler oluşturduğu hatta karar vermede sonuç sentezlediği günümüzde müşteri bizi niye talep etsin? Bunun bilimsel olarak da kanıtlanmış çeşitli yanıtları var. Bu yanıtlarla tüketici davranışları dikkate alınarak pazarlama stratejileri geliştiriliyor. Sunduğunu ürünün çeşidine, yaşam formuna, ömrüne göre akla sığmayacak zenginlikte ürünün tutundurması yaşamımızda artık. Binlerce marka arasından hangisi derken marka bağlılığı ve yeniliğe olan hevesimiz bizi ortak bir yere getiriyor. Üründe farklılaşma. Üretilen mal ya da hizmette farklılaşma. Her zaman bildiğimiz markanın bazen yeni bir yüzle bazen yeni bir sunuşla tüketicisini şaşırtması yenilenmesi sürekli akılda kalma çabası markaların farklılaşma stratejilerindeki temel amacı oluşturuyor.

Bütün markalar aslında değer yaratmaya odaklıdır.

Nedir bu değer?

Anneler için çocuk sağlığı, ebeveynler için eğitim kalitesi, toplum için yaşam güvenliği, zor zamanınızda bilgisine başvuracağınız mentorunuz, büyüklerimiz için huzur ve mutluluk, bizler için yaşamın devamlılığı.

O zaman değer odaklı pazarlama günümüzde gücün sahibi. Her ne yapıyorsak günün sonunda tüketicimize bir değer ortaya koyabilmeliyiz. Bu değer tüketiciyle aramızdaki bağın kendisidir.

Peki bu değer nasıl oluşur?

Porter rekabet stratejilerinde iki stratejiye odaklanır. Maliyet odaklı stratejiler ya da farklılaşma odaklı stratejiler. Maliyet odaklı bir rekabet politikanız varsa ne yapıp edip ürününüzü benzerlerinden daha uygun fiyata konumlandırabilmelisiniz. Tüketiciniz benzerleri arasından sizi tasarruf değerinizden dolayı seçer. Siz onun bütçesini düşünen ortağı olursunuz. Bunu sağlamak işletmenin ürün süreçlerindeki verimlilik kabiliyetleriyle direk doğru orantılıdır. Uygun fiyatı zarara katlanarak sağlamak bu yapıda maalesef yer almaz. Çünkü zarar kısıtlı katlanılabilecek bir durumdur ve zarar bütçesi tükendiğinde tüketici sizi yükselmiş fiyatınızla tercih etmeyebilir. Bu süre zarfında hizmet ve ürün kalitenizle akılda kaldıysanız bu bir derece zararınıza değer ama aksi varsa emekleriniz boşa gidecektir. Bu sebepten uygun maliyet için ürün süreçlerindeki verimlilik kurtarıcınız olacaktır.

farklilasmakGelelim farklılaşma odaklı rekabete. Tüketicinize her zaman sunulandan farklısını sunduğunuzda bu fark hemen anlaşılacaktır olumlu ya da olumsuz hemen hem de. Biz tüketici alımındaki temel nokta olan ihtiyacın giderilmesinde değer yaratacak bir farklılıktan bahsediyoruz. Zaman tüketiminde, ulaşımda, erişimde, tatta, dokuda, uyandırdığı histe kısaca tüketicisiyle buluştuğu andan tüketilene kadar biyolojik ya da psikolojik bütün unsurlarda. Bu farklılığa inovasyon da deniyor. İnovasyon konusunda uzun uzun yazmak gerekecek. Ama inovasyonun tam konumlandığı yer burasıdır işte. Geleceğin garantörü kimliğinde. Sürdürülebilirliğin finansörü kimliğinde kısaca hayatımızda bizi şaşırtan kendini sürekli yenileyen kimliğinde.

İşletmeler farklılaşmayı nasıl sağlarız sorusu için büyük bütçeler ayırıyor. Bu bütçeler AR-GE’ye, yeni pazar arayışlarına, yeni ürün konumlandırmaya, reklama gidiyor. İşte size bütün iş süreçlerinizde zihninize yerleşecek bir kavramdan bahsedeceğim. Bu farklılaşma egzersizlerinizde sizi sürekli yetiştirecek.

Mavi Okyanusu bulmak…..

Herkesin atladığı havuza atla/mamak. Havuz boşsa neden boş ilk tecrübe benim olmalı mı demek doluysa da nereden atlamalıyım demek. Herkesin rekabette kıran kırana birbirine dokunduğu sığ sularda yer aramaktansa kimselerin bulamadığı derin sulara talip olmaktır. Bulmak zor ama bulunca tecrübesi akılda kalıcı olanı istemektir.

Rekabetin bilindik yöntemlerle yürütüldüğü pazarlara kırmızı okyanus deriz. Kırmızı rekabetin acımasız oluşundan kandan alır rengini. Pazar daralmıştır, karlılık düşüktür, benzer ürünler benzer yöntemlerle sunulmaktadır. Tüketicinin sizi bulabilmesi için birilerinin yok olması, zayıflaması gerekmektedir. Etik değerler gitgide azalmıştır. Hayatta kalan yaşamı sürdürmek için vardır.

mavi okyanus stratejisiMavi okyanus ise henüz bulunmamış pazarlar, henüz rekabetin başlamadığı ortamlar, henüz denenmemiş ürün çeşitleri ya da fonksiyonlardır. Bunu ilk keşfeden olmak cazibesi kadar büyük risk de taşır. Pazarın olgunlaşma serüvenini ilk tecrübe edenin neleri göze aldığını kimse bilemez. Eğer pazarı iyi tanımladıysa müşterisini iyi anladıysa, maliyetleri ve işletme çevresini iyi oluşturduysa o pazarın kaymağı mavi okyanusa ilk girene düşer. Bunun aksi de mümkün. O yüzden ilkler her zaman en cesurlardır. Cesaretin getirdiği her sonuçla da ilk yüzleşenlerdir.

Mavi okyanusu bulmak için işletme stratejilerinde belli stratejiler uygulanır. 4 çeşit bakış açısıyla bu stratejileri oluşturalım. YYAY prensibi diyoruz. Açıklayalım:

1. Yok et: Herkesin olmazsa olmaz dediği ama aslında vazgeçilebilecek olanlar ürününüzde ya da hizmetinizde nelerdir? Bunları yok ettiğinizde cebinizde kalan bütçe sizi şaşırtacak

2. Yarat: Yok ettiğinize karşılık neyi sıfırdan deneyebilirsiniz? Olmazsa olmaz kısıtlarınıza karşılık neler eklenebilir? Dikkat ilk maddede cebinizde kalan bütçeniz sizin bu adımdaki finansmanınız olabilir.

3. Azalt: Maliyetleri yükselten ya da memnuniyet sağlayamadıklarınızı azaltmaya ne dersiniz? Bütün kaynaklar buna dahil.

4. Yükselt: 3. Maddede azalan herşeyin bütçesini hizmeti yükseltmek için kullanabilirsiniz. Müşteri konforu, ulaşılabilirlikte kolaylık, kalite artışı vs sadece düşünün. Fark nerede yaratılır?

Mavi okyanusu oluştururken bu 4 temel prensibin uygulanacağı müşteri kitlesi için de bazı önerilerim olacak.

1. Halihazırdaki talebin ötesine geçin: Mevcut pazar sınırlarınızı alt üst edin. Sizi bilenler, size ulaşanlar sizi tecrübe edenler değil. Yeniden tanımlanmış pazar sınırlarından bahsediyoruz. Sizi tanımayanları da içine alan, ulaşamadıklarınızı hedeflediğiniz ya da sizi reddetmiş tüketicilerden oluşan iddialı bir gurubu kastediyoruz.

2. Potansiyele odaklanın: Yeni Pazar sınırlarınızla önünüzde eskisinden çok farklı bir müşteri topluluğu sizi bekliyor. Kime hangi sırada nasıl ulaşacaksınız en önemli sorular bunlar? Sizi tanımayanlara ne diyeceksiniz? Sizi reddedenlere nasıl dokunacaksınız?

3. YYAY ile meydanlardasınız: Halihazırdaki müşterilerinizle henüz müşteriniz olmamış ya da sizin dokunduğunuz ama kaybedilenlere artık farklı bir yüzle farklı bir kimlikle dokunma zamanı gelmedi mi?

Unutmayın fark yaratmak için farklılıklara da odaklanabilmeliyiz. Farklı olmaktan, farklı düşünmekten, ezber bozmaktan korkmamalı.

Siz olsaydınız hangisini tercih ederdiniz mavi olanı mı kırmızıyı mı?

Sevgiyle kalın, fark yaratın, farklı kılın.

[message_box title=”E-Bültenimize abone olun:” color=”red”][wysija_form id=”1″][/message_box]