Hazal Berit

1991 yılında Ankara'da doğdu. Evrensel Kolej'de seçtiği Yabancı Dil Bölümü'nden sonra 2009 yılında Hacettepe Üniversitesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne başladı. Lisans eğitimi süresince ilgisinin ve hedefinin pazarlama alanında olduğunu fark etmesiyle 2014 yılında mezun olur olmaz Hacettepe Üniversitesi MBA Programı'na başladı ve 2016 Haziran'da Sürdürülebilir Kalkınma konulu projesini sunarak mezun oldu. 2016 Haziran ayında 25 yıllık Ankara macerasına nokta koyarak İstanbul'a taşındı ve özel bir bankada Bireysel Satış ve Pazarlama Departmanı'nda Kanal Yönetimi Birimi'nde Uzman olarak çalışmaya başladı.

Mutluluk İki Bilinmeyenli Denklem Mi?

Şimdi size bir soru soracağım ve yazının sonunda bu sorunun cevabını kendi kendinize vermenizi isteyeceğim. Sizce mutluluğu yaşamak ile yaşamdan mutluluk duymak arasında bir fark var mıdır?

Uzun zamandır hemen hemen hepimizin gerek iş stresi, monotonluk vs. nedenlerle unuttuğu ya da bizlere hayatın içinde unuturulmaya çalışılan mutluluk tam olarak nedir? Markaların bile yıllardır bu kadar üzerinde çalıştığı, eksik kalan tarafımızı  tamamlamak için neredeyse hemen hemen her reklamda ya kendilerini ya da sundukları ürün ya da hizmetlerini mutluluk aracı olarak gösterdikleri kavramdan bahsediyorum. Size mutluluk sattıklarını iddia eden markalar gerçekten bunu sundukları ürün ya da hizmetlerle başarıyor mu?

Daha fazla kafanızı karıştırmadan gelin isterseniz neymiş, nerelerden geliyormuş bu mutluluk bir inceleyelim.

is-yasaminda-mutlu-olmak-funofisGeçenlerde Twitter’da karşılaştığım bir Ted konuşmasını neyle karşılaşacağımı bilmeden tıkladım ve 20 dakikalık konuşmanın sonunda uzun zaman sonra beni bu kadar heyecanlandıran ve üzerinde düşünmemi sağlayan bir konuşmayı bitirmenin mutluluğuyla kendi kendimi sorgulamaya başladım. İzleyenler bilir, Daniel Kahneman – Deneyime Karşı Anılar Bilmecesi adlı konuşmasında deneyimleyen ve anımsayan benliğin bilişsel tuzaklar içinde mutluluk kavramını ve hayatımızdaki saf mutluluk arayışımızı nasıl etkilediğini anlatıyordu.

Ufak şekilde bir tanımlamak gerekirse,

Deneyimleyen Benlik: Mevcut zamanı yaşayan,

Anımsayan Benlik: Yaşam muhasebesini yapan taraf olarak adlandırılıyor.

Bunu pazarlama ile ilişkilendirdip kavramları birazcık daha anlaşılır kılmak istersek anımsayan benliği, ki bizi daha fazla ilgilendiren bu kısım, daha önceki deneyimler sonucu zihnimizde yer etmiş olan ve geçmişteki deneyimlerle getirdiğimiz, bir sonuca vardığımız düşünceler ile yeni bir karara gidiyor olmamız olarak açıklayabiliriz. Bunu bir satın alma süreci olarak düşünürsek, çevrenin etkisi ve son zamanlarda “influencer marketing” diye tabir ettiğimiz özellikle bloglar, forum vs. den aldığımız bilgilerle de o ürün ya da hizmet hakkına bilgi sahibi olup bunun sonucunda birşeyi almaya ya da yapmaya karar verip deneyimlemeye karar verdiğimiz süreç olarak da görebiliriz.

Örneğin, çok yüksek olmasa da marka sadakatine sahip olan bir tüketici olduğunuzu ve risk almaktan kaçındığınızı düşünün, bir süpermarkete girdiniz ve en basitinden bir peynir alacaksınız. Sizin istediğiniz az yağlı ve hafif tuzlu peyniri yapan her zaman aldığınız marka peynirden bulamadığınız varsayımıyla devam edelim.

Önünüzde 3 seçenek var:

-Ya hiçbir şey almadan orayı terk edeceksiniz,

-Ya daha önceden de aynı durumu yaşamış ve deneyimlemiş biri olarak artık konu hakkında bir fikir sahibi olup her zaman aldığınız markaya tat, koku vs. olarak en yakın olan markayı tercih edeceksiniz,

-Ya da daha önce işinizi sağlama alıp internette o markaya en yakın olan markaları araştırmış olup fikir sahibi olarak oraya gelip yine 2 seçenekte de söylediğimiz gibi yakın; ama farklı bir markayı tercih edeceksinizdir.

Aslında anımsayan benlik tam da 2. seçenekte yaptığınız hareketin aynısını yapmakta ve kişiyi sonuç olarak mutluluğa götürmektedir.Anımsayan benliğimiz, hatıralar ya da anımsadıklarımız arasında en az kötü sonucu vereni seçer. Siz her zaman aldığınız markanın yerine tercih ettiğiniz markada da aslında en az değişken olan durumu çizmiş ve risk alıp daha önce hiç tadını bilmediğiniz bir markayı tercih etmemiş olacaksınızdır. Kararlarımızı veren tarafımız da tam olarak anımsayan benliğimizdir. Tıpkı izlediğimiz bir filmin mutlu ya da mutsuz son ile bitmesi gibi. Filmden çıktığınızda karşınıza ilk çıkan kişi filmde neler oluyor diye sormak yerine, sonunun mutlu mu mutsuz mu biteceğini soracaktır size.

Hayatımızı da bir film olarak ele alırsak tıpkı 180 dakikalık filmde olduğu gibi önemli olan ve hatırladığımız kısım hep hangi son ile bittiğidir. O ana kadar gelirken, anılarınızın anlattığı hikayelerin sonucu olarak bulunduğunuz yerden geçmişe dönüp baktığımız zaman hayatımızdan ne kadar tatmin olmuşuz bunun cevabı size ufacık da olsa mutlu musunuz sorusunun cevabını verebilir.

Kendi tanımımla, tüm psikoloji dünyasına sırtımı dönüp anı yaşayan benlik olarak adlandırdığım deneyimleyen benliğe gelirsek, adından da anlaşılacağı üzere mevcut zamanı yaşayan benliktir. Yani mottosu bir nevi “live is life” ya da “carpe diem”.

Şöyle ki, deneyimleyen benlikte anlattığımız peynir örneğini biraz daha değiştirerek gidersek, hiçbir marka sadakati ya da satın alma davranış tiplerinden birine örnek göstermeyeceğimiz,  amaan karnım doysun da ne olursa olsun düşüncesiyle yaşayan birini gözünüzün önüne getirin. Tek derdi o an için karnının doyması olacaktır ve markete girdiğinde peynir reyonu önünde çok da zaman harcamadan o anda canının çektiği peyniri alıp yedikten sonra karnını doyurduğu için ufak mutluluk yaşayıp bir sonra gelecek olan karnının acıkmasını bekleyecek olan insan olarak somutlaştırabiliriz.

Tüm bunları kendi hayat hikayemize uyarladığımız zaman ve bu iki kavramlı bilişsel tuzaktan kurtulup mutluluğu aramaya hala devam ettiğimiz ve uzun vadede devam edecek gibi durduğumuz kendi dünyamıza döndüğümüz zaman anımsayan benlik, yaşamınızı düşündüğünüzde ne kadar tatmin olduğunuz, deneyimleyen benlik ise ne kadar mutlu yaşadığınız olarak cümleye dökülebilir.

Şimdi başta sorduğum soruya dönecek olursak, sizce mutluluk nedir ve sizin için önemli olan mutluluğu yaşamak mı yoksa yaşamdan mutluluk duymak mı?

Kim Olduğunuzun Farkında Mısınız?

Şu an kendinizi bir alışveriş merkezinde ya da alanımızı biraz daha daraltıp Süpermarkette hayal etmenizi isteyeceğim. Misafiriniz olduğunu ve akşam için içecek bir şeyler almanız gerektiğini bunun için içecek reyonunun önüne geldiğinizi varsayalım. Eğer ki daha öncelerden bir marka sadakatiniz varsa işiniz kolay gibi gözüküyor, çünkü; her zaman aldığınız bir marka ya da markalar var ve bunların arasından kısa bir süre içinde işinizi görecek size beklediğiniz faydayı sağlayacak olanı alıp gideceksinizdir. Peki bunun böyle olmadığını düşünelim kompleks bir ürün olmasa da belki ufak bir araştırma yapmışsınızdır ve sonuç ya da okuduğunuz yorumlar sizi yine tüketici olarak size güven veren, fayda sağlayacak olana itecektir. İsmini, nerede üretildiğini, içeriğini bilmediğiniz bir “içeceği” mümkün olduğu kadarıyla seçmeyeceksinizdir. Özetle, markalaşmış ve güven veren ve beklentinizi maksimum düzeyde karşılayacak olan bir ürün tercihiniz olacaktır.

4C’den kopup 7P’lere uzanan yolculukla özellikle tüketicinin hatta ve hatta bu sıfattan koparıp kişinin de gerek iş yerinde gerekse özel yaşamında birey olarak daha fazla değerli olmasının altının çizildiği bu zamanlarda insanlar da tıpkı yukarıda anlatmış olduğum gibi bir zamanlar ürüne vs. ait olan markalaşma tanımını artık kendilerine de uygulamaya başladılar.

Çok eski; ama özellikle yeni bir ortama girdiğim zaman aklıma gelen hatta belki önyargıyı da kıran bir söz vardır; “ insanlar görünüşleriyle karşılanır, kişilikleriyle uğurlanır.” Bu söz aslında kişisel markalaşma olarak tanımlayabileceğim bu kavramın çok geniş bir anlatımı sayılabilir. Şöyle ki, bir insanın kişiliğinin değişmesi zor hatta imkansız görünse de bu söz üzerinde o kavramın yerine “düşünce” kelimesini koyarsak bence çok daha rahat bir anlatım olacaktır.

Demek istediğim,

1) Tutarlılık ve Güven: Bir markadan ne beklersiniz? Bunun kişiden kişiye değiştiğini unutmadan genel bir çerçevede ortak olabilecek birkaç maddede sıralayalım. Bir örnekle açıklamak gerekirse başladığımız gibi Süpermarket ile devam edelim. Sosyal mecralar dahil birçok yerden reklam verip size duygusal ya da başka yollardan ilginizi çekse yani size dokunacak mesajlarla bir şekilde kendisine çekse, siz de oraya gittiğinizde vaat ettiklerinin hiçbirini bulamasanız ne hissedersiniz ya da tekrar yapacak olduğu tüm reklam, etkinlik vs. rağmen oraya gitmeye devam eder miydiniz? Başta hedeflemiş olduğu kitleye mesaj verip onları kendine çekse de uzun ya da kısa vadede bile kalıcı olmayan bir sonuç elde etmiş olacaktır.

kisisel-marka-online-itibar-yonetiminde-growth-hacking-yontemleri

2) Farklı Olmak/Fark Yaratmak ve Dürüstlük: Markalaşma konusunda hep üstünü çizdikleri bir şey daha var. Farklı olmak ve rakipleri arasından sıyrılabilmek. Bu örnekte olduğu gibi tutar sağlamayan bir fark yine karşı taraf için olumsuz algılanacaktır. En başta fark gibi görünen şey bir süre sonra sözde markaya zarar olarak dönecektir. Şöyle de düşünebiliriz, markaların kişiye özel davranmasıyla doğru orantılı olarak kişisel marka yaratmanın da önemi gittikçe artmakta. CRM adı altında sizi arayıp hiç ilginizi çekmeyecek bir ürün için kampanya yaptıklarını söyleseler ya da dışarıdan her şey çok güzel görünürken ve ürünün/hizmetin minimum 2 yıl garantili olduğunu belirtmelerine rağmen 2 gün içinde kırılması, bozulmasının size ne hissettirdiğini de siz düşünün.
Tüm bunlardan yola çıkacak olursak kendinizi yeni markalaşmaya çalışan ya da yeni kurulan bir şirket gibi düşünürseniz, kişisel markalaşma sürecinize ilk olarak SWOT Analizi yaparak başlamamız gerekecektir. Bunu güçlü, zayıf yönler, tehdit ve fırsatlar olarak değerlendirmektense, güçlü ve zayıf yönlerinizi ele alıp kim olduğunu belirleyip kendinizi konumlandırdığınızda ve bununla birlikte karşı tarafa ne mesaj vermek istediğinizi de eklersek ve tüm bunları yaparken kendiniz olmayı unutmazsanız o markalar için söylenmiş olan fark yaratın ibaresini zaten kişisel boyutta yavaş yavaş ortaya çıkarmış ve kendi kişisel markanızı yaratmak için büyük bir yol almış olacaksınız.